|
İsmi
Ahmed.
Lakapları,
Bedrüddin.
Künyeleri,
Ebulberekat.
Mansıbları,
Kayyumi
zaman
Müceddidi
Elfi Sani.
Mezhebleri,
Hanefi.
Tarikatleri,
Müceddidiyye,
Kadiri,
Sühreverdi,
Çeşti,
Nizamiyye,
Sabiriyye
olup,
yürüdüğü en
büyük kol
Nakşibendi.
Nesepleri,
Hz. Ömer
(r.a) 27.
göbekten
torunlarıdır.
Onun için
kendilerine
Ahmed el
Faruki
denir.
Babalarının
ismi
Abdülahadd.
H. 971 'de
Serhend'de
dünyaya
geldiler.
Kendilerine
İmamı
Rabbani
ismini,
mürşidi Baki
Billah
verdi.
İmam-ı
Rabbani,
onun
meclisinde
özel
yetiştirildi.
Çok kısa
zamanda
maddi ve
manevi
ilimde o
kadar mesafe
katetti ki,
mürşitleri
Baki Billah
bile ona
saygı
göstermekte.
Bir gün
Muhammed
Baki Billah,
Delhi'den
kalkıp,
Serhend'e
geldi ve
eski
müridinin
(İmamı
Rabbani'nin)
kapısından
içeri girdi.
îmamı
Rabbani' yi
başı önünde
murakabede
buldu.
-"Rahatsız
etmeyim, ben
dışarıda
beklerim"
deyip dışarı
çıktı. Biraz
sonra İmamı
Rabbani
başını
kaldırıp
içerdekilere;
-"Bakın
bakalım
dışarıda
kimse var
mı?"
Cevap:
"Fakir
Muhammed
Bakiyy var."
İmam-ı
Rabbani
hemen
yerinden
fırlar,
birçok özür
ve
iltifatlarla
mürşidini
baş köşeye
oturtur.
Mektubat' ta
buyururlar:
"Bir
murakabe
anında idim,
Allah Resulu
(S.A.V)
tecelli
ettiler ve:
"Sana
şimdiye
kadar
kimseye
verilmeyen
izni vermeye
geldim ve
ilave
ediyorlar,
sen hangi
cenazenin
namazını
kılarsan, o
affedilip
cennete
girecek."
Ve Müceddid..
Bu payeyi
bizzat:
Resulu Ekrem
(SAV)
kendilerine
tecelliyat
ile
veriyorlar.
Bu olay;
Ravzatul
Kayyumiyye
adlı eserde
tafsilatı
ile
anlatılır.
Baslarda
İmamı
Rabbani'yi
inkar eden
zatlardan
biri, bir
gece
rüyasında
kendisine
bir ayet
okutulur ve
bu ayet
kendisinde
öyle bir
basirete
sebep olur
ki, Müceddid-i
Elfi Sani
lakabını
bizzat
kendisi
imama takar
ve artık
onun
delisidir.
Müceddidlik
nedir? Hele
bin yılın
müceddidliği?
Bu soruları
îmamın
Mektubat'taki
açıklamalarından
çok daha iyi
anlarız.
Böylece
îmamın
yüceliğini
de
317. Mektup:
"Bilesin ki;
her
.yüzyılın
başında bir
müceddid
gelip gider.
Ne var ki
yüz
senelerin
başında
gelen
müceddid İle
bin yılın
başında
gelen
müceddid
aynı
değildir.
Bunların
arasındaki
fark, bin
ile yüz
arasındaki
fark
gibidir.
Hatta daha
da fazla.
Müceddid o
zattır ki, o
müddet
içinde,
ümmete her
ne gibi
feyiz
varidatı
gelirse,
onun
vasıtası ile
gelir.
İsterse o
zamanın
kutupları,
Ebdalı,
Evtadı,
Nücebası
bulunsun.
(Şimdi biz
bin yılın
müceddidini
de
yukarıdaki
yüz yılın
müceddidlerine
kıyas
edelim,
aradaki
uçurumu
görürüz.)
Vahdet-i
Vücut
meselesini,
Muhyiddin'i
Arabi'nin
eksikliklerini
en berrak
şekli ile
meydana
getiren ve
bu sorunları
çözen insan
kendileri.
Bir örnek
mektubat'tan:
"Vahdet-i
vücut ve
zati tecelli
davasının
belirttiği
nispetlerle,
Allah (CC)
arasında
hiçbir
münasebet
olmadığı
bizce;
Yakin'in
(kesinliğin)
Yakin'i
halinde
sabittir.
Hakk ehlince
çoktan beri
bilindiği
gibi, ihata
(sarma) ve
yakınlık,
ancak
ilimdir, ve
Allah (CC)
hiç bir şey
ile ittihad
halinde
değildir.
Vücudu vacip
olanın,
vücudu
mümkün
olanla
ittihadı
muhaldir.
Gariptir ki,
Muhyiddin-i
Arabi ve
bağlıları,
Allah'a (CC)
mutlak
meçhul
derler, onu
hiçbir
hükümle
mahkum
bilmezler
de,
böyleyken,
zati ihata,
mahiyet ve
yakınlık
ispatına
kalkarlar.
Bu büyük bir
yanlıştır ve
Allah (CC)'ın
zatını
teşhis
yolunda
yersiz bir
cesarettir."
Nihayet:
"Bu dava, bu
fakire pek
gıran (ağır)
gelmekteydi.
Bana eh
büyük
ızdırabı
veren, bu
türlü tevhit
ifadesinin
verasındaki
son hakikati
ve o
hakikatin
yüceliğini
henüz
kavrayabilmiş
değildim.
Allah'a, (CC)
bütün
kalbimle
yönelerek
yalvardım
ki, bendeki
ilmi ve
şer'i
inanış,
kaybolmasın
ve ben en
iIeri keşif
noktasından
bu inanışı
gerçekleştireyim.
Duam kabul
edildi,
önümde
hiçbir hicap
kalmadı.
Hakikat bana
olduğu gibi
göründü.
Gördüm ki,
alem sıfatı,
kemallerin
aynalarından
ibarettir ve
ilahi
isimlerin
zuhuratına
yerdir.
Yoksa
Vahdet-i
Vücut'çuların
hayal
ettikleri
gibi zahir
ile mazhar,
gölge ile
vücut
birbirinin
aynı
değildir.
Derya'dan
daha ne
göstereyim?
ha birkaç
damla ha
dünyanın
taşıyamıyacağı
kadar su..."
(Yukarıdaki
ifadeler hem
Mektubat'ın,
hem de
katibinin
yüceliğine
delil...)
Buyurdular:
"Bilmiş
olasın ki,
Seyrü
sülük'ten
gaye, nefsi
emmarenin
tezkiyesi ve
temizlenmesidir.
Böyle olmalı
ki, nefsi
arzulardan
doğan batıl
ilahlara
tapmaktan
kurtuluş
olsun.
Hakiki
manada
yönelinen
kıblede yüce
mukaddes
hakiki vahid
Ma'bud'dan
gayrı
kalmaya.
Daima şeriat
alimlerine
ve
talebelerine
saygı
duyulmasını
tavsiye eder
ve şöyle
buyururlardı:
"İlim
taliplerini
(ilmi
öğrenmek
isteyenleri)
öncelikle
ele almak,
şeriatın
tervec'i
(değerinin
yükselmesi)
demektir.
Zira onlar;
şeriatı
Nebeviye'nin,
milleti
Mustafaviyenin,
kaimesi
(ayakta
durduran
sütunları)
hükmündedirler.
İnsanlar
kıyamet
günü,
şeriattan
sorumlu
olacaklar,
tasavvuftan
değil."
Cennete
girmek,
cehennemden
uzaklaşmanın
başlıca
sebebi,
Şeriatın
emirlerini
yerine
getirmeye
dayanır."
(48.Mektup)
Şeriata o
kadar bağlı
idi ki,
etrafındakileri
devamlı ona
yöneltir ve
Resulullah'a
(SAV)
ittiba'ı
emrederdi.
Bununla
beraber,
etrafındakileri
kendilerini
bırakıp
İmam-ı
Rabbani'ye
yönelenlerin
nakıs
mürşitleri,
durumdan
rahatsız
olup, İmam
hakkında
kin, nefret
ve iftira
fırtınası
koparmaya
başlarlar...
Yok, Cüneyd
ve Bayezid
gibi
büyükleri
inkar
ediyor,
onları küçük
görüyormuş...
Yok, Ahmed
Faruki,
kendini
efendimizin
ashabı ile
bir
sayıyormuş
ve nihayet
padişaha
kadar
sirayet...
Padişah,
îmamı
Rabbaniye:
-"Bana secde
edeceksin
dedi:
-"Ben
Allah'tan (CC)
başka
kimseye
secde etmem.
Padişah
ikinci defa
tekrarladı
ve:
-"Seni secde
etmekten
muaf tuttuk,
başını
eğeceksin,
ben verdiğim
sözden
dönmekten
utanırım."
dedi. İîmam-ı
Rabbani bu
söze de
şöyle cevap
verdi:
""Canım
kurtarmak
için
gerekirse
secde
edilir,
fetva
vardır.
Fakat doğru
olan şu ki,
Allah'tan (CC)
başkasına
secde
edilmemesidir.."
Ve kaleye
hapis...
İmamın
etrafında
bütün
zindandakiler
Müslüman
oldu.Hem de
kamil.
Zindan
muhafızına
kadar...
Nihayet
sultan
pişman olur.
İmamı dışarı
çıkarır ve
ondan af
diler.
İmam:
"zindan ve
zulüm, bizim
velayette
yükselmemize
yaradı."
der...
Bir gün bir
Kadiri zat,
İmamın
yüceliğini
kabul
etmeyerek
yüz yüze
şöyle dedi:
"Gavsı
Geylani
şimdi
dirilip
gelir, senin
müceddidlik
ve
kayyumluğunu
ikrar
ederse, biz
de sana
inanırız."
İmamı
Rabbani
başını
kaldırıp
kutup
yıldızına
yöneldiler
ve:
"Yukarı bak!
kutup
yıldızında
şimdi Gavsi
Geylani
görünecek...ve
Gavsı
Geylani
hazretleri
göründü. Hem
de kutup
yıldızı iki
parça olup
arasından
çıkmıştı.
Şöyle dedi
Gavs: "Müceddidi
Elfi
Sani'nin
dediklerini
kabul
ederim.
Çünkü din ve
dünya
hususunda
kemalat
sahibidir.
Bu, evliyayı
ümmet
arasında en
faziletli
zevattan
birisidir.
Her kim, onu
inkar eder
ve
muhalefette
bulunursa,
din yolundan
sapmış
olur." Bu
sözden sonra
Gavsı
GeyIani
kayboldu.
Derdi ki:
"İslam fakir
kimselerle
ortaya çıkıp
gelişmiştir.
Yine
fakirlerle
devam edip
gidecektir."
"Zenginlikten
daha fazla
imanı
bozabilecek
hiç bir şey
yoktur."
"Bizim
konuşma
tarzımız,
sezilmeyen
şöhret
gibidir.
Çünkü şöhret
açığa
çıkarsa
zararlı
olur."
"Ehli kerem,
başkasının
İhtiyacını
kendi
ihtiyacına
tercih eden
kimsedir."
En iyi ve en
mükemmel
nasihat:
"Peygamber
(SAV)'e
itaat
ediniz"
sözüdür.
"Ehlullah'dan
keramet
aramayı
bırakınız.
Esasen
onların
varlığı bir
keramettir."
"Hiç bir
cahil, veli
olmamıştır,
olamayacaktır
da..."
Mübareğin
yedi oğlu ve
iki kızı
vardı:
Muhammed
Sadık '
Muhammed
Sa'id
Hazinü'r
Rahmet
Muhammed
Ma'süm
Urvetu'l-Vuska
Muhammed
Yahya
Muhammed İsa
Muhammed
Ferruh
Muhammed
Eşref
Bunlardan
ilk dördünün
çocukları
vardı.
Diğerleri
çocuk yaşta
iken vefat
etmişlerdir.
İki kız
evlad ise:
Hatice Banu
Ümmü Gülsüm
idi.
Hazret-i
Hatice
Banu'nun
soyundan
gelen
çocuklar
zamanımızda
da
mevcuttur.
Telifatı
(eserleri) :
Hazret-i
Müceddid-i
Elfi
Sani'nin bir
hayli
telifatı
vardır ki,
bu telifat
ile kendi
davet ve
ta'limini
beyan
buyurmuşlardır.
Çoğu
basılmış
bulunan
eserlerinde;
Ulüm-ı
Şer'iyye
maarif ve
tarikat
ilimlerinin
deryası
olduğunu
görürsünüz.
Fakat
zamanımızda
bunlardan
ancak bir
kaçının
basılı
nüshalarım
bulmak
kabildir.
Bulunanlar
şunlardır:
Mektübat-ı
Şerif
Mebde-İ
Ma'ad
Maarif-i
Ledünniye
Mükeşafat-ı
gaybiyye
Şerh-İ
Rübaiyat-i
Hoca
Abdülbaki
(R.A)
Risaleyi
Tehliliyye
Risalet'ün
fî isbat en-Nübüvve
Risale-yi
Silsileyi
hadis
Risaleyi
Reddi
revafız
Risale-i
halat-i
Hacegan-i
Nakşibend
Risale-i
Adab'ül
Müridin.
Farz ile
Nafilenin
farkı
Hak Teala
bizi de,
Seyyidü'l
Beşer
(insanlığın
efendisi)
hürmetine
sizi de,
taassubdan,
eğri yoldan
korusun.
Sıkıntıdan,
üzüntüden
kurtarsın.
Elbette ki
o, Efendimiz
(SAV) her
çeşit
kusurdan
uzaktı.
İnsanı
barigah-ı
Ulühiyyete
yaklaştıracak
olan, farzın
eda
edilmesidir.
Farzlar önce
gelir,
nafile
sonra. Farz
varken
nafileye
itibar
edilmez.
Gençlikte
Tövbe :
Allah
Teala'nın
kendi kuluna
genç iken
tövbe etmek
nimetini
vermesi ne
büyük
saadettir.
Denebilir
ki, bu nimet
bütün
nimetler
içinde bir
derya, diğer
nimetler ise
bir damla
mesabesindedir.
Çünkü bu
nimetle Hak
Tealanın
rızası elde
edilmiş olur
ki bu, bütün
dünyevi ve
uhrevi
nimetlerin
başında
gelir.
Nakşibendiyye
Tarikatının
Özelliği:
Nakşibendiyye
tarikatının
hususiyetlerinin
en önemlisi
sünnet-i
seniyyeye
sıkı sıkı
sarılmak ve
bidatlardan
uzak kalıp
çok
sakınmaktır.
îşte bu
sebepledir
ki, bu
tarikatın
ileri
gelenleri
"Cehren"
(yüksek
sesle)
zikretmekten
çekinirler.
Zikri kalben
ederler.
Risalet
penah (SAV)'nin,
Hulefayi
Raşidin (R.Anhüm)
hazretinin
zamanında
olmayan
raks, sema,
vecd ve
bunların
benzerlerinden
sakınır ve
sakındırırlar.
Hatta bu
tarikatta
"çile"
doldurmak,
"halvet" de
kalmak dahi
yoktur.
Müceddid Ne
Demektir?
Biliniz ki
her yüz
senenin
sonunda bir
müceddid
(yenileyici)
zuhur eder.
Fakat yüz
senelenin (müceddid"inden
başka bir de
bin senenin
müceddidi
vardır. İşte
yüz ile
binin
arasında ne
fark varsa,
bu İki
müceddid'in
arasında da
o kadar fark
vardır.
Müceddid o
kimsedir ki,
ümmet ondan
feyz alır ve
onun feyzi
uzun müddet
için ta
uzaklara
yayılıp
ulaşır.
Bey'atten
Maksat:
Bir talip,
(tarikata
girmek
isteyen)
kendi
gelişmesi
için bey'at
ettiği
şeyhinden
başka bir
şeyhin
huzuruna
gidip ondan
da feyz
almak ister,
bu ikinci
şeyhin de
sohbetiyle
Allah
yolunda
çalışmak
isterse bu
caizdir. İlk
şeyhi sağ
olup
kendisinden
İzin almamış
olsa da. Şu
şartla ki,
ilk şeyhini
ret edip
bırakmamalı
ve onu
iyilikle yad
etmelidir.
Bilhassa,
zamanımızda,
Şeyhlik ve
müritlik,
sadece
merasimden
ibaret bir
hale
gelmiştir.
Müceddid-i
Elf-i
Sani'nin
imdat
Etmesi:
Müceddid-i
Elf-i Sani
buyurmuşlardı:
"Putlan
kıran
gaziler,
sevab elde
ederler."
Bir ara bir
kimse
Dekkhen
civarında
bir put hane
gördü. (Bu
zat Müceddid
Rahmetü'llahi
Aley'in
sohbetlerinden
feyz almış
bulunan bir
kimsedir.)
içeri girdi,
bütün
putları
kırıp döktü.
0 civarın
halkı haber
aldılar ve
ayaklandılar,
bu zatı
öldürmeye
kalktılar.
Allah'a (CC)
Kul olan bu
zat ise,
gönülden ve
içten İmam-ı
Rabbani'den
istimdad
eyledi.
Bunun
üzerine:
"Korkma
kuşkun
olmasın"
diye bir ses
geldi. Bir
de baktım
ki, hemen
oracıkta
kırk atlı
peyda olmuş
ve put
kıran'a
saldırmak
isteyenleri
dağıtıp
kırıp
geçirmekte...
H. 1034
yılında
vefat
ettiler.
Mübarek;
Uzun boylu.
esmer, güler
yüzlü,
kırmızıca
gözlü siyah
sakallı
idi...
H.A.R DİZAYN
www.gonullersultani.net |