Bu mektup Tahi (k.s.)
Hazretleri tarafından Erzincan eşrafına gönderilmiştir.
Sâmî (k.s.) Hazretleri Tahi (k.s.) Hazretleri'ni Güroymak (Nurşin)
ilçesinde ziyarete gitmeden birkaç gün önce Erzincan'da bulunan
tasavvuf alimlerinin bir bölümü Tahi (k.s.) Hazretleri'ne Sâmî
(k.s.) Hazretleri'ni öven bir mektup göndermişlerdir. Tahi
(k.s.) Hazretleri mektubu gönderenlere mektubu yazarak cevap
vermiştir.
Allah'ın (c.c.) adıyla. O'nu övgüyle (hamd ile) teşbih etmeyen
hiçbir şey yoktur. Allah'ın (c.c.) rahmet ve selâmı,
yarattıklarının en hayırlısı olan Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) ve
onun Âline (soyuna) ve sahabelerine olsun. İmdi, şeyhimiz, Gavs-i
A'zam Abdurrahmaırdan imanı sağlam kardeşlerimize ve muhabbet
ehli dostlarımıza bilhassa edepleri, güzel ahlâkları, anlama
kabiliyetleri ile en önde gelen ve şevkleri ve hazımlılıkları
ile en şefkatlileri olan Mustafa Efendi ve Hafız Efendi'ye Allah
onları ve arkadaşlarını ve sevenlerini; kötülükleri emreden
tatminsiz nefsin doğurduğu günah ve isyanların kirlerinden,
bütün hile ve desiselerden korusun; ki bu zatlar nefsin
kayıtlarından serbest olarak manevî olgunlukların zirvesine
yükselmişlerdir.
Gene onlar cezbe vadilerinde bulunan MARİFET sularında
yüzmüşlerdir. Bu CEZBE vadileri, MUHABBED sütunlarının üzerine
kurulmuştur.Cenâb-ı Allah ona (yani Gavs-i A'zam Abdurrahmanı
Tahi'ye) muhabbet müjdeleri ve Allah'a yöneliş ile dolu sayfalar
(mevzular) tebliğ etmiştir (ilham etmiştir). Bu ise şükre
yöneltici ve sevinç üzerine sevinç arttırıcıdır. Bütün hamdlar
(övgüler), minnet ve ebediyyet Allah'a mahsustur. Bütün
şükürler, övgüler ve şanı yüceltmeler de O'na mahsustur. İnsan
Hakkı yerine getirmek hususunda acizliğini ve hatalı olduğunu
itiraf etmedikçe nasıl hamledici ve şükredici olabilir?
Bundan sonra, bu vazifeden çıkmak tamam oldu; Cenâb-ı Allah'ın
(c.c.) iradesi onu zamanında sevk ederek, bu sayfalan
değiştirmeyi irade etti. Dedi ki: Kardeşlerim! Evvelâ, Allah'ın
(c.c.) selâmı, rahmeti ve bereketleri sizlere, arkadaşlar ve
sevdiklerimize ve Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) (Allah'ın
salatı, rahmeti, O'nun, ailesi ve sahabelerinin üzerine olsun.
En mükemmel salat ve en yüksek teslimiyetlerle) dinine uyanlara
olsun.
İkinci olarak: Sizden yapılması istenen, ona aykırı olan
amelleriniz için, O'nun istediği gibi Allah'ın (c.c.) mağfireti,
bağışlaması için dua etmeniz ve gönlünüzün ta içinden Yüce
Allah'ın muhabbet sarhoşluğunu kokularıyla; Gavs-i A'zam (r.a.)'ın
sevgisini istemenizdir.
Sevgili Kardeşlerim! Şüphesiz bu dünya fanidir, vefası yoktur;
çok hileci ve düzenbazdır, çok merhametsizdir. Ona meyledenler
helak olurlar. Onun iç yüzü, dış görünüşünün izlerini taşır.
Yiyenini-içenini öldüren bir sarhoşluk vericidir. Onun iç yüzü,
dış görünüşünün tersidir; gübresidir. İç görünüşü gübredir; dış
görünüşü yemyeşildir. Gönlünü ona kaptıranlar pişman olurlar;
apaçık bir hüsrana uğrarlar.
Nitekim İmam-ı Şafiî şöyle diyor: Dünya çürümüş bir leşten başka
bir şey değildir. Ondan kurtuluş, ancak işlerin üzerindeki
perdeyi kaldıracak hayırlı işler yapmakla mümkündür. En güzeli;
dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu açıklayan benim kitaplarıma
bakarak ders ve ibret almanızdır. Evet dünya tarladır; dünya
ahiretin tarlasıdır.
Şairin dediği gibi "Öyle bir güne hazırlan ki onda ölüm var;
mutlaka sen de öleceksin. Artık hayırlara koşuştur. Kimler
hayırlara koşuşturacak?"
Dünyayı ahiret tarlası kılmak, ancak Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın
dinine uymakla olur. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ey
Habibim! De ki: Şayet Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah
da (c.c.) sizleri sevsin." Gene Yüce Allah (c.c.) şöyle
buyuruyor: "Peygamberin size getirdiklerini alın, sizi
sakındırdığı şeylerden de sakının!"
Hazreti Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) Şeriatına (dinine) uymak
da üç şeyle olur: İlim, amel ve ihlas.. İlim; ehl-i Sünnet
ve'1-Cemaat'in rehberleri ve bilginlerinin görüşleri ışığında
iman ve akidedir. Amel; fıkıh alimlerini derleyip geliştirdiği
şer" i hükümlerle amel ederek bunu ispat etmektir. İhlâs ise;
bilhassa bu zamanda ancak tasavvuf ehlinin tarikatlarına girip
yol alarak mümkün olur.
Bu tarikatların (yolların) içinden en yücesi, en iyi örneği ve
en yakını ise bu Yüce Nakşibendi Tarikatıdır. (Allah bu
tarikatın yüce rehberlerinin sırlarını aziz etsin); onları
sevenlerin kalplerini nuriandırsın: onların çocuklarına lâyık
olan marifet nurlarını saçsınlar ve keremiyle, fazlıyla onların
bereketlerinden bunları feyizlendirsinler).
Buna nasıl hayır denebilir ki, bu tarikat AZİMET (dine kesin
bağlılık) ve doğru hadisler üzerine kurulmuştur. Çünkü tarikat
uluları şöyle demişlerdir: "Bizim tarikatımız, ASHAB-I KİRAM'ın
(r.a.) yollarının aynıdır.
Sahabeler zamanında olduğu gibi, bizim tarikatımızda da
insanlara açıklamak (açık zikir) yoktur; insanlara duyurmak
yoktur raksetmek yoktur; kırk gün çile mecburiyeti yoktur. Bu
tarikatın temel özelliklerinden biri sonun, başlangıca
dercedilmiş olmasıdır. Yani kabiliyetlerine göre, tarikata yeni
başlayanlarda, sana ulaşmış olanlar için meydana gelen şeyler
(manevî gelişmeler) meydana gelir.
Tarikatın başlangıcı ŞUHUD (inanılanları görmek) sonuncu da
GAYBET (kendi benliğinden geçmek)'tir. Bu tarikatlara kul,
kulluk sıfatlarını en iyi hale getiren bir kul olur. "FETH-ÜL
MÜBİN" adlı eserde "Muhammed'in (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) kulu
ve Resulü olduğuna şahadet ederim" mealindeki KELİME-İ
ŞAHADET'in bu kısmı izah edilirken şöyle denmiştir:
Kulluk, risaletten (peygamberlikten) önce geliyor. Ahmed
EL-GAZALİ de irşad ettiği şu beyit ile metihte bulunmuştur. Onun
sevgisi karşısında çekiştirmeler bana hafif gelir;
Düşmanların "o hafif-meşrebtir, iffetsizdir" sözleri de.. Adımla
çağrıldığımda hummaya yakalanırım: "Onun kulu" diye
çağrıldığımda da, baş üstüne derim.
Şöyle ki, ben bu beyitten şurayı iktibas ediyorum: İsimler
arasında seçilmiş olanı, ABDULLAH (Allah'ın kulu) ismidir.
Gene bütün tarikatların seyri, bu âlemden MİSÂL ÂLEMİ'nedir. O
âlemdeki seyirleri de imanın iki kelimesini sağlamlaştırmak
içindir.Bu tarikatın daha efdal olduğunun delili olarak, tarikat
büyüklerini yüksek himmetlere sahip oldukları yeterlidir.
Bu ise; ne dünyaya, ne de ahirete meyletmeksizin Allah'a
yönelmektir. Nasıl ki mabudları o ise, istedikleri de ZAT-I
AKDES'tir. (Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Zâtıdır). Nasıl ki Rableri o
ise, sevdikleri de onun Güzel Zâtıdır. Nasıl ki şöyle denmiştir
"Senden başkasını şayet söyler isem, ben fâsıkım." EL ÇARHİ bu
beyti açıklarken şu ifadeyi nakleder:
"Gerçi bizim için Cehennem, yanması gereken hakirleri yıkan
yerdir.
Cennetin gizli sırrı da, cömertlik bahçesi değildir."
Yani cehennemden korkumuz, ancak orası gazap yeri olduğu
içindir. Cenneti de, ancak Rıza ve Allah'ı (c.c.) görme yeri
olduğu için istiyoruz. Allah (c.c.) sizleri ve dostları onların
vekilleri olan tabileriyle, Cennette Zât-ı Akdes'i görmekle
rızıklandı.sın, nasiplendirsin. Ondan başka mahbub (sevgili)
nasıl olsun ki o Kahhar'dır, Settar'dır, Rezzak'tır, Vehhab'tır,
Kerim'dir; mukaddes kemal sıfatlarıyla sıfatlanmıştır; her türlü
noksan lekesinden uzaktır. Ondan başka ilâh yoktur. Durum
şüphesiz yukarıda anlatıldığı gibi olunca, bu tarikatın
istedikleri, isteklerin en yüceleri olmuştur. İsteyip de bulana
müjdeler olsun; sırtını dönüp yüz çevirene de yazıklar olsun.
Allah (c.c.) bizleri böyle bir akıbetten korusun.
Şah-ı Nakşibendî buyuruyor ki: "Kim ki bizim tarikatımızı
reddederse, dininde tehlikeye düşmüş olur." Gene buyurmuştur ki;
"Bizim yolumuz (tarikatımız), bağlanacak en sağlam iptir. (URVET-ÜL
VL'SKA'dır).
Haydi bu tarikatta sâlik olmaya gelin; Allah kolaylaştırıcıdır,
kerem sahibidir. "Ulu, cömert olanlarla, şerirlerin işi yoktur."
Kardeşlerim! Bu tarikat; Allah'ın sıfatlarını düşünmeksizin,
O'nun Yüce Zâtına teveccüh etmektir (yönelmektir). Bu yol,
muhabbet yoludur. Çünkü bu tarikat Allah'a (c.c.) yönelip
gitmeyi ve O'nun yoksunluğundan kaçmayı gerektirir. Hatta
muhabbet tamamlandığında, muhabbet sahibi yüzün mahbubu
(sevilene) dönmekten çeviremez; sevgilisi onu dövse veya
kahretse de, bilâkis bu yoldaki kahır da ona sevimli gelir.
Nasıl ki şöyle denmiştir; "Âşığım, onun kahrı seven için
lütuftur. Hayret ediyorlar ki ben bu her iki yanapın
âşığıyım."İhlâs ise, Allah'a (c.c.) kendi faniliğini ve Allah'ın
(c.c.) dışındaki her şeyin faniliğini bilerek yönelmektir. Bunu
kendini beğenmek ve gösterişten uzak olarak yapmak gerekir.
İhlâsta kendini beğenmek, gururlanmak veya riya (gösteriş)
yoktur. İrşad dairesinin Kutbu Seyyid Taha (k.s.) Hazretleri
şöyle buyuruyor: "Bu tarikatta kendini beğenmek, gururlanmak ve
gösteriş yoktur." Bunu Gavs-i A'zam (k.s.) da açıklayarak şöyle
demiştir: Bu demektir ki; seven, sevdiğinden başkasını görmez ki
riyakârlık yapsın. Kendisi sevdiğinde helak olmuş, yok olmuştur.
Bu kendinin beğenme yolu değildir, bilâkis teslimiyet yoludur.
Yani, sevdiğinin emrine boyun eğer, kendisine bir şey emrederse
emre uyar. kendisini bir şeyden nehyederse o da kaçınır. Bu
konuda fayda ve zarara bakmaz. Bu yönelişin tarikatta meydana
gelmesi, üstada yönelme içinde şu üç yol ile olur: Üstada
tarikatının bir vasıtası olarak sevgi, ihlâs ve ona teslim
yoluyla sabretmektir. Ta ki istenen Allah (c.c.) rızasını elde
etmek olsun.
"Sana gerektir ki candan gecesin,
Testini feyiz kaynağının önüne koyasın,
Can kandilinin parlayıp yandığını sanma,
Bir akıllı bilmişin önünde onu yak. "
Sözün kısası, dostlar zümresine; bilhassa onların en haslarına
lâyık olmak için, Allah'tan (cc.) yardım dileyerek feyiz
sahiplerinden istifade etmeye devam etmelidirler ve bu Yüce
tarikatta kahramanca, gevşeklik göstermeksizin yürümeleri
gerekir.
''Tarikatın âdet ve edeplerinde hamlık küfür alâmetidir;
Evet bu yüce tarikat çeviklik ve atılganlıktır."
Maksadınız Allah'ın (c.c.) Yüce Zâtı olsun. Muhabbet denizindeki
İslâm gemisine giren, denizciniz (kaptanınız), üstadınız olsun.
Uygun rüzgârınız, durmak bilmeyen Allah'ın cezbesi olsun. Aykırı
rüzgârlardan ise korkup çekinin; bunlar ise dünya şehvetleri
rüzgârlarıdır. Bu gemiyi bidatlara, ruhsatlara, mubah şeylere
meylederek değiştirme. (Yani, İslâm'ın emir ve yasaklarına sıkı
sarıl: bidatlarla amel etme. Buna izin var, bu mubahtır diye
gevşeklik gösterme). Ta ki gemi günahlarla su alıp batmasın.
Sükun ve değişme nasıl ayrılacaktır? İstenen tek hedef ise
misli, benzeri, zıddı, eşi olmayan Allah'tır (c.c). O zâtında ve
sıfatlarında tektir. Sevenleri kendi muhabbetleriyle yakmak
O'nun kudsiyetine lâyıktır. Geçmiş Salih zâtlardan çoğunun
muhabbet ateşine yanmış olduğu gibi.
Şayet -Allah (c.c.) bizleri korusun-, size bir gevşeklik isabet
ederse; öncelikle rabıta vasıtasıyla "LA İLAHE
İLLALLAH=Allah'tan (c.c.) başka ilâh yoktur" kalesine derhal
sığınırız. Çünkü rabıta, tarikatı kesintiye uğramaktan kurtarır.
Râbıta'ya mutlaka devam ediniz. Gavs-ı A'zam (r.a.) şöyle
demiştir: Vusul (Allah'a (c.c.) ulaşma), zikir ve rabıtayla veya
sadece rabıtayla olmaz. Allah'a yemin olsun ki, dünya ve
ahirette; bu her ikisinin de lezzetleri ile lezzetlenilir.
Bunları (yani zikir ve rabıtayı) isteyenlerin daha fazla lezzet
(manevî zevk) almayı istemeleri, onlar için makbul bir şey değil
ise de.
Bu anlatılanlardan, tarikatta sülûkun (yani tarikata girip
bağlanmanın ve yol almanın) günümüzde zor olduğunu sanma.
Muhabbetle tarikatta yol almak, en kolay yol alma (seyr)
şeklidir. Velev ki salik bu yolda helak olsa da; çünkü bu
istenen, rağbet edilen bir yoldur.
"Gam ve aşk dellalı, canını ortaya koyanların rağbetini
gördüğünden;
Öyle nara atıp feryad etti ki, binlerce yerden şada verdi. "
Demek ki tarikatı istemekte, ruhu başıboşluktan ve
dikkatsizlikten korumak vardır. Zorluk nerede, zarar vermek
nerede? Bunun ne zorluğu görülür, ne de bundan zarar ziyan
gelir. Ancak, tarikatla gidenlerin hallerinin bu olduğu hakkında
Allah'ın, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettikleri kimseler
müstesna. Aksi olanlar için, tarikata boyun eğmenin bile faydası
vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s.) tarikat alıp da, âdet ve
gerekleriyle tam manasıyla amel etmeyen birine şöyle demişti:
- Beni rüyada gördün mü?
- Evet, gördüm.
Bunun üzerine, o kişiden şikâyet edenlere "niçin bu kişi amel
etmiyor diye şikâyet ediyorsunuz? Halbuki o amel etmişlerdendir.
Çünkü beni rüyasında görmüş, yani benimle rabıta etmiştir" diye
buyurmuş.
Gene Şah-ı Nakşibend (r.a.), "Ben tarikat almak istiyorum,
muhabbetim var. Ama engelim var" diyen biri hakkında, "Muhabbet
yeterlidir" demiştir. Gene Şeyh-ül İslâm Şah-ı Nakşibend şöyle
buyurmuştur: "Onlara muhabbet ve siretlerine muhabbet ameldir."
Hatta şöyle de mistir: "Umulur ki onları inkâr edenler, tövbe
yoluyla kurtuluşa ererler."
Subhânallah! Bu ilim taifesinin halleri ne gariptir. Allah
hepsinin sırlarını aziz ve yüce kılsın. Kendilerini inkâr
edenlerin bile mahrumiyetlerini istemiyorlar. Bilâkis onların
kurtuluşlarını istiyorlar. Hatta onları inkâr edenlerin birçoğu
tövbe etmişlerdir. Onların inkarcılarına karşı lütuf ve
büyüklükleri böyle ise, sevenlerine karşı lütuf ve büyüklükleri
nasıldır? Akıl bunu idrak edemez. Allah önce onu inkâr edenlerin
cezalandırıcısı, sonra da onun mükafatlandırmışıdır. Allah ona
mükâfat versin. Mevlâ'm, tarikat büyüklerine en hayırlı
mükâfatlan ihsan etsin. Bizleri de onların sayesinde
mükâfatlandırsın.
"Ey akıllı ve bilgili kişi, eğer kurtuluşu hazırlamak
istersen;
Nakşibendi Pirlerinin, candan-gönülden ayaklarının toprağı ol."
Selâm, şerefli muhibblerden, manevî kardeşimiz İbrahim Efendi'ye
selâmı tebliğ edenlere, ondan dua bekleyenlere, bütün hane
halkına ve hallerini soranlara olsun. Allah (c.c.) onları da,
sizleri de ve bütün dostları da dünya sevgisinden; dünyaya
meyletmekten ve onunla sürür (sevinç) duymaktan korusun. Allah
(c.c), dünyayı, kendi zâtının sevgisi; peygamberleri ve
velilerinin sevgisi sayesinde, gözlerinizde nefret edilir
kılsın. Allah'ın (c.c.) salat ve selâmı, kıyamet gününe kadar
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ve bütün peygamberlere
olsun. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.)
mahsustur.
H.A.R DİZAYN
www.gonullersultani.net