SOHBETLER-(I)-1903
Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın (c.c.) adıyla)
Hamd ve sena Allah'a (c.c.) mahsustur. Hadsiz salat onun elçisi
Hz. Muhammed'e (s.a.v.) olsun. Onun ashabına ve bütün inanan
kullara da rahmetler olsun. Hz. Ebubekir-i Sıddık hürmetine
Mevlâ'm bizleri bağışlasın. Bizden her ne hata meydana gelir ise
affetsin. Rabbim bizler gibi günahkâr kullara, lütufta
bulunarak, pirleri kendi Zâtına kavuşmaya vasıta kılsın.
Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Şah-ı Nakşibendi (Allah onun aziz sırrını takdis etsin)."
Efendimiz Hazretleri MAKAMAT'ında şöyle buyurmuştur: "Resulullah
(s.a.v.) Efendimiz Hadis-i Şerifinde "Eğer kardeşim Musa
sabretseydi, göklerin ve yerin bütün iç sırlarını (Melekutunu)
keşfederdi." Yani, eğer kardeşim Musa (a.s.) Hazreti Hızır
(a.s.)'la beraber, oğlanın başını kopardığında; gemiyi delip
ayıplı kıldığında; duvarı doğrulttuğunda sabretse idi, göklerin
ve yerin melekutunu (sırları) elbette ona açılırdı" buyurdular.
Bir diğer Hadis-i Şerifinde de;"Sabreden zafere ulaşır"
buyurmuşlardır. Yani her türlü meşakkate (zorluklara) sabretmek
sebebiyle istenene zaferle ulaşılır.
Sabrın neticesinde ne kâr var? Onu şu âyet-i kerime ile tefsir
etmek mümkündür." (Resulüm!) Sabah ve akşam Rablerine, sırf onun
rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabır ve sebat
et."
- Kehf Suresi, âyet: 28. Bu âyet-i kerime:
"Ubudiyet (kulluk) makamı, risalet (peygamberlik) makamından
büyüktür. Namazdaki "Ettahiyyaf'ta bu şöyle geçer:
Abduhu ve Resuluhu; yani Allah'ın (c.c.) kulu ve elçisi olan
Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye şahadette bulunuruz.
Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye
şahadette bulunuruz. Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti
Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ubudiyeti (kulluğu) risaletinden
(peygamberliğinden) önce gelir. Bu anlaşıldıktan sonra, bu
âyet-i kerimede emr olunduğu üzere sabahtan akşama ve akşamdan
sabaha kadar onlar Rab'lerini çağırırlar, dua ederler; "Eğer sen
öyle olamaz isen onlarla beraber sabret." Ki onlar da
peygamberler ve onların varisleri olan nuranî zatlardır; onlar
da Rabbimi akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar çağırırlar.
Eşiğe başlarını korlar, O'nu gözetler. Kullukta herkes sabit
olamaz ki... Velilerin en yukarı makamı, makam-ı ubudiyettir,
(kulluk makamıdır). Kulluk makamı her makamdan, hatta
peygamberlik makamından yukarıdır.
Çünkü peygamberlik, Yüce Yaratıcının ihsanı; kulluk ise kulun
kendisinin çalışmasıdır. İnsan kendi faaliyeti, çalışması ve
gayreti ile Yüce Yaratan'ın kulluğuna çalışmalı ve kulluk
üzerinde sabretmelidir. Şuhud Tecellilerinin çeşitleri vardır,
kulluk makamı bunlardan yukarıdadır. Müridin vazifesi de edebdir.
Kulluk makamında olan bir zât (vasıtası) ile sabretmeli ve sebat
etmelidir ve Şeyhi'nin kulluk makamında olduğunu muhakkak
bilmeli ve bize gereken onunla sabretmektir" diyerek şeyhine
hürmeti vazife bilmelidir. Dünyanın sevgisini gönlünden
çıkarmaya gayret edip çalışmalı, Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm
dinine) bağlanmalı, vücudunu Şeriat-ı Muhammediye'ye teslim
etmeli; kalbini de akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar kulluk
makamında bulunan şeyhi ile Yüce Yaratıcı'yı kalben çağırmaya
münhasır kılmalıdır.
Dünya sevgisini gönülden çıkarmanın çok önemli sayılmasının
sebep ve hikmeti şudur: Hadis-i Şerifte "Dünya sevgisi her
hatanın başıdır" buyurulduğundan; dünyaya sevgisi olan adamı, bu
dünya sevgisi kulluk makamından olan şeyhiyle beraber sabretmeye
müsaade etmez. Bir de bu yüce tarikatta kardeşlerine (ihvanına)
hizmet etmek çok önemlidir. Mürid demelidir ki; falan kardeşim
bu şerefe benden ziyade devam edip hizmete dayanmıştır. Zikir
halkasına devamı benden fazladır diyerek kesmelidir. Zira dünya,
Rabbini çağırmaya müsaade etmez. Zenginlik mani değildir, ancak
dünya sevgisi engeldir.
İşte müridin vazifesi bu 4 şeye fevkalâde bir özenle dikkat
etmektir. Bunlar:
l.Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm dinine) varlığını teslim
ederek anlık ve fani sevgilerini kesmek.
2.Şeyhinin hürmetine bağlı olmak.
3.Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama kadar, kulluk makamında
olan şeyhi ile Yüce Yaratıcı olan Hazreti Allah'ı (c.c.) kalben
çağırmaya kalbini tahsis etmek.
4.Sebepleri açıklanmış olduğu üzere, kardeşlerine hizmet etmek.
Şayet bu 4 özellik bir adamda bulunursa, o adam kemâle ermiş
kişilerden olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
Şahı Nakşibendi (k.s.) buyurdular ki; "Bu yol ahlâk yoludur.
Kötü ahlâkı değiştirip yerine iyi huylar koymak içindir."
Mevlânâ Hazretleri Halit (k.s.) Efendimizin halifesi Süleyman
Bağdadî (k.s.) Efendimiz Hazretleri (HADİKATÜN NEDİYYE =
İYİLERİN BAHÇESİ) adındaki değerli kitabında şöyle der: "Bir
inanan insana (mümine), namaz, zekât, oruç, hac ve kelime-i
şahadet, farz-ı ayn (her kişinin kendisinin bizzat yerine
getirmek zorunda olduğu farz) ise, Tarikat-Âliye'ye (Yüce
Tarikata) girmek de tıpkı bunlar gibi farz-ı ayn'dır. Şu yönüyle
farzı ayn'dır. Ki, tarikatla ahlâk değişikliği olur. Madem ki
kötü ahlâkı iyi ahlâka çevirmek her insana farzdır. Başka bir
suretle kötü ahlâkı tedavi etmek çaresi olmuyor. Onun çaresi ve
ilâcı ancak tarikattır. Çünkü tarikat, kötülenmiş ahlâkı
gidermek içindir. Kötü ahlâkı değiştirme farz olduğundan ötürü,
Tarikat-i Aliye (Yüce Tarikata) girmenin de insan soyu üzerinde
farz-ı ayn olduğunda artık kesinlikle şek ve şüpheye yer yoktur.
"TARİKAT-1 MUHAMMEDİYE'"de de yazıyor ki; "Yetmiş dokuz
kötülenmiş ahlâk karşısında, yetmiş dokuz övülmüş ahlâk vardır.
Kötü ahlâkını iyi ahlâk ile değiştirmek herkesin boynuna
farzdır. Nakşibendilerin Hatme-i Hace'lerinde okunan yetmiş
dokuz kere "ELEM NEŞRAH LEKE..."; "Biz senin göğsünü (kalbini)
açmadık mı?" ile başlayan İNŞİRAH Suresinin (Kur'an, 94)
bu sırada okunması dahi, bu kötü ahlâklardan kurtulmak içindir.
İnsan daima Hatme-i Hace'de bulunsa ve kendi hissesine dağılan
taşlardan hiçbirisi düşmese dahi, o Hatme'nin hemen hepsini de
kendisi okumuş gibi olur. Ne kadar velilerin ruhları var ise,
hepsi de o halkada, o zikir meclisinde bir araya gelirler.
ELEM NEŞRAH LEKE suresi, kötülenmiş ahlâklardan kurtulmak
için okunduğu halde; tarikata girmek gibi Hatme-i Hâce'ye de
devam etmenin ne mertebede olduğu, var sen bundan hareketle
kıyas eyle.
Bir Hatm-i Hace'de, Şeriat'ın zahirine göre otuz üç Kur'an-i
Kerim Hatmi okumanın sevabı vardır. Bu hatme'nin kapsadığı
müjdeler, faziletler, seçkin özellikler ve batınî özellikleri de
ayrıdır. Çünkü bu tarikat, Allah'ın (c.c.) isimlerine giden bir
yoldur. Cenâb-i Allah'ın (c.c.) bin bir güzel isimlerine giden
bir yoldur. Cenâb-i Allah'ın (c.c.) bin bir güzel isimlerine
(Esmâ-i Hüsnâ) mukabil, Nakşibendilerin Hatm-i Hacesinde bin
bir İhlâs-i Şerif suresi okunur. Üç adet İhlâs-i Şerifte bir
Kur'an hatmi okumak kadar sevap olduğu Peygamberimizin (s.a.v.)
Hadis-i Şerifi ile sabittir. Şu halde bin bir ihlas-i şerif
suresinin okunmasında, üç yüz otuz üç (333) adet Kur'an Hatmi
bulunduğu aşikârdır. Tarikatın 5 ana amellerinden olan işbu Hatm-i
Hace'ye özgü mübarek sohbet, ileride ayrıntıları ile ayrıca
açıklanacağından burada bu kadar ile yetinildi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
"Bu tarikatta oldukça önemli bir şey vardır ki, o da sehavettir,
(cömertliktir). Cömertlikte bakınız ne büyük meziyetler vardır.
Cömert olan kişide üç büyük fazilet mevcut olur: 1. Ehli
teslim olur, 2. İhlâslı olur,
3. Tevekkül sahibi olur.Cömert kişinin cebinde kendi
geçimine ayrılmış beş kuruştan fazla parası olmasa ve başka bir
taraftan ümidi bulunmazsa; Yüce Yaratıcı olan Cenâb-i Allah'ın
(c.c.) sonsuz ve sarsılmaz kuvvet sahibi, rızık verici olduğuna
kesin inanarak ona teslimiyet getirip, eksiksiz bir tevekkül ile
Allah'ın (c.c.) ona gaybî hazinesinden ihsanda bulunacağına
güçlü ihlâsla inanırız; çıkarır o beş kuruşunu da isteyene
verir.
Elindekini dağıtmak ve İŞAR (yani kendisi de ihtiyaç sahibi
olduğu halde, Müslüman kardeşini nefsine tercih etmek), ona huy
ve tabiat olur. Birisi bir şey istediğinde, isteyene istediğini
verememezlik edemez. Sehavet (cömertlik) sıddıkların işidir. Bu
yol sıddıklar yoludur. Yani Nakşibendî tarikatı kafilelerinin
başı, Hazreti Ebubekir-is Sıddık (radıyallahü anh = Allah (c.c.)
ondan razı olsun) Efendimiz olduğundan, O'nun Sancak-ı Şerifi
altında gelen kimsenin de cömertlik sahibi olması gerekir. Kişi
cömert değil ise sıddıklar yolunda değildir. Bu ince meseleye
oldukça dikkat ve itina lâzımdır. Ma'şukun (âşık olunanın) her
türlü hallere karşı peşinden yüz çevirmemeye azm ve sebat eden.
elbet bir gün olur ki cemâli (güzelliği) keşfetmeye ve visal
(kavuşma) lütfuna ermeye muvaffak olur. Bu ise ancak bu noktaya
özen göstermekle anlaşılabilir. Cömertliği arzu etmenin
delilleri vardır. Eğer bir yiyeceğin yarısını sabaha saklıyorsan
cömert değilsin. Deme ki, yarısını da bırakayım da yarın
yiyeyim. Böyle dersen bu cimrilik (bahillik) emâresidir. Bu
durum tûl-i emel (yani, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bitmeyen
isteklerle bakmak) sonucunda olur. Tûl-i emel ise haramdır.
Yarınki rızkımı Allah (c.c.) yetiştirir. Bahillik de (cimrilik)
inançsızlık var denir. Cömertlikte Allah'a (c.c.) inanmak ve
O'nun Rezzak-i Kerim (her varlığın ve kulun rızkını cömertçe
veren) olduğuna dayanmak vardır.
Şeyh'e teslim olanlar cömert olurlar ve kendilerinde bir varlık
ve benlik görmezler. Bahil (cimri) kimse ne kadar Allah (c.c.)
dese faydasız olup helake (mahvolmaya) gideceği gibi cömert bir
adam da gene şeyhsiz olarak gece gündüz Allah'ı (c.c.) çağırsa
kendisine bir varlık duygusu (vücud) gelir. Bu adamda da helak
edici işlere düşmek korkusu vardır. Zira şeyhsiz olduğu için
amelini görür (yani yaptığı iyiliklerden gurura kapılır). Şeyhli
bir adam her ne amel işlese şeyhinden bilir ve onun himmeti ile
(manevî yardımıyla) olduğunu hatırdan çıkarmaz. Şeyhsiz Allah
(c.c.) diyenler de, şeyhsiz oldukları için helake gittiler.
Kendisinde bir keşf ve hâl görse varlık ve benliği (enaniyeti)
artar. İnsanı yıkan da vücud ve enaniyettir.
Bundan başka şeyhsiz olanların ruhları seyrederken (dolaşırken),
şeytanların evleri gökyüzünde ve kapılarının ağızlan aşağı doğru
olduğundan, delilsiz (rehbersiz) gezen ruhları şeytanlar çarpar,
alırlar. İnsanın aklı da bu sebepten zail olur (kaybolur). Delil
ile, yani şeyh ile olursa, günde 120 bin kere Allah (c.c.) der;
hiçbir zarar gelmez. "Önce arkadaş, sonra tarik (yol)." Hazreti
Halid (k.s.), insan ömrüne işaret buyurarak bu tarikte (yolda)
güçlük ve belâlar vardır; arkadaş lâzımdır buyurmuş. Ve Şah-ı
Nakşibend (k.s.) "Bu yol korkulu bir yoldur, yalnız gitme!"
buyurmuştur.
Hadis-i Şerifte;"Her bir hasedcinin hasedi-kıskançlığı
amellerini yakar" buyurulmuştur. Diğer bir Hadis-i Şerifin meali
de şöyledir; ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, hased de iyi
amelleri yakar, yok eder." İstemez misin ki hasedci ve gururlu
olmayasın? Öyle ise tarikat ile; kötülenen huyları övülen
huylara çevirmek için kolayca tedavide bulunur. Cimrilik kişiye
müsaade etmez ki, bir canlı bir insanın malından yesin. Yemekte
cimrilik budur. Bir de parada cimrilik vardır, böyle bir insan
zekâtını veremez, borcunu eda edemez ve kimseye on para sadaka
veremez. Bir de nefsine karşı bahillik (cimrilik) vardır.
Böylesi kişi hırslı olur, nefsânî şehvetlerini önleyemez.
Demek ki; bu cimrilik yemekte ve yani yedirmekte olur, parada
olur, nefs ve şehvetlerde olur. Bunların iyice anlaşılması için,
her biri birer menkıbe ile açıklanacaktır.
Cimriliğin parada nasıl olduğu yukarıda anlatılanlardan
anlaşılıyor. Cimriliğin yemekte olmasını anlatan menkıbe şudur:
Bir vakit Şah Mahmut, ünlü Ayaz adındaki veziri ile
kıyafetlerini değiştirmiş olarak gezerlerken bir dükkânın önüne
geldi. Baktılar ki, bir demirci körüğün arkasına geçip ağlıyor;
önüne gelince de gülüyor. O zamanın adamları; eski zamanın
büyükleri, insanın durumunu başkalarından araştırıp sormazlardı.
Büyüklerin şanı gereği, ol durum öyle idi. Başka insanlardan bir
insanın durumunu araştırmamalı. Çünkü başkaları, kişinin dostu
olabilir, kötülüğünü söylemez; düşmanı olabilir, belki iyiliğini
söylemez.
Herkesi kendi durumundan araştırmalıdır. Pir Tahi (k.s.) (Allah
(cc.) onun aziz sırrını takdis etsin) çoğu zaman bu menkıbeyi
anlatırlardı. Sultan Mahmut bu demircinin ağlayıp güldüğünü
anlamak için, Ayaz'a emreder ki; "Ayaz! Bak, dinle, durumunu
öğren, bunun sebebini ortaya çıkar" der. Ayaz bu adamı çağırır;
durumunu sorarsa da demirci söylememek istediğinden,
"söyleyeceksin, yoksa boynunu vurdururum" der. Demirci bakar ki
olmayacak, derdini açıklamaya başlayıp der ki; "iki tavuk aldım,
eve gönderdim. Pişirmişler, birini de bana göndermişler. Ben
tavuğu önüme aldıın, yemeğe başladım. Öte taraftan karşıma bir
kedi geçti, ben tavuktan yedikçe kedi bana bakıyordu.
Kedi dile geldi ve "göğsünün temiz etlerini istemiyorum,
kanadının uçlarından pis yerlerinden bana da ver, ben de
yiyeyim" dedi. Ne kadar yalvardıysa vermedim. Baktım, kedinin
gözleri aktı. Gözyaşları iki altın oldu. İyi tarafını sen ye;
budundan zayıf yerlerinden bana ver de bu altınları sana
vereyim, dedi. Yine vermedim ve yemeğe devam ettim. Baktım
gözünün akmasından yere düşen iki altın bir leğen altın oldu;
"Allah (c.c.) aşkına en beğenmediğin yerinden bir lokma ver de
bu altınların hepsini sana vereyim" dedi. Ben de; "ona ne gerek
var, kafana vurur altınları alırım, budu da vermem" dedim.
Tavuğu yedim bitirdim. Altınları almaya kalkarken kedi kaçtı.
Altınları almaya geldim, baktım altın yok. İşlerime bakmak için,
körüğün arkasına geçtim. Oradan baktım ki, altınlar yine yerinde
duruyor. Altınları alacağım diye yine geliyorum, sevinirken
bakıyorum altınlar kayıp olmuş. Geri dönüp körüğün arkasında
ağlıyorum; ağlarken bakıyorum ki, altınlar yerinde duruyor.
Altınların yerine gelip gülüyorum; elime bir şey geçmeyip,
körüğün arkasına geçip ağlıyorum. İşte benim derdim, halim
budur, dedi.
"Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" derler.
Cimri adamın Cenâb-i Hakk'ın lütfundan mahrum olacağı açıktır.
Cimriliğin insan nefsi ve nefsin şehvetlerine uyması hususunda
şu hadiseler meşhurdur:
Büyüklerden birisi seyahat edermiş. Bakmış ki, bir müezzin
minarenin altına inip gülüyor, üzerine çıkıp ağlıyor. Sebebini
sorar. Müezzin der ki; bir gün ezan okumaya çıktım. Bir beyaz
kuş geldi, beni aldı kaptı, götürdü. Bir havuzun başına indi,
havuzun kenarında süslü sandalyeler atılmış, birinde çok güzel
bir kız oturuyor. Bana; "ben periler şahının kızıyım. Babam
vefat etti, ben de kocaya gitmek istedim; arattırdım, kendime
seni münasip buldum" dedi. Ben sabredemedim, istedim ki ona
yaklaşayım, bana; "sen âdem oğlusun, bir gusül abdesti al, temiz
ol, üstünü başını temizle, temiz elbiseler giyin, sonra seninle
nikâhlı olalım" dedi. Ben de söylenenleri yaptım geldim.
Yine sabredemeyip elimi boynuna attım, "Yok şimdi sırası değil;
babam vefat etmiştir, üç gün yasım vardır, bu üç günü
doldurayım, daha sonra nikâh merasimini yerine getirdikten
sonra, seninle hayatımızı güzelce birleştiririz" dedi. Ama ben
demesini beklemeden, nefsanî şehvetime yenik düşerek, kızın
saçlarını elime doladığım gibi, kız "Beyaz kuş!" der demez,
beyaz kuş hemen yetişip beni kaldırdı, getirip bu minarenin yine
üzerine bıraktı, uçtu gitti. Şimdi ağlayarak aşağıya iniyorum
bakıyorum beyaz kuş minarenin üzerinde, gülerek yukarı
koşuyorum, bakıyorum ki, gitmiş. Böyle bir dert içinde kaldım,
dedi.
Bu makama uygun düşen meşhur bir hikâye daha söyleyeceğiz ki,
önceki hikâyeden nefsanî şehvetlere uymaktan gelecek mahrumiyet
ve pişmanlık ve bu hikâyeden de nefs ve şehvete karşı gelmekten
doğacak olan Cenâb-i Allah'ın (c.c.) ihsanları anlaşılacaktır.
ASHABI KİRAM HİKÂYESİ
Bu hikâye Kur'an-i Kerim'de Kehf Suresi'nde ayrıntılı olarak
açıklanmış olduğundan, böyle ayrıntılı hikâyeleri o kitaptan o
kitaba nakletmeye ihtiyaç olmayıp; hemen bu mevkie uygun olan
yöne ayrıntılarıyla verilip diğer yönleri özetle geçilecektir.
Bu Ashab-i KİRAM üç mübarek kişidirler. Bunlar bir yerden
geçerlerken bir mağaraya girerler. Yağmurun çok sürmesi
sebebiyle bir kaya yuvarlanır, gelip mağaranın ağzına düşer.
Bunlar içeride kalıp, Yüce Allah'a (c.c.) sığınmaktan başka
çareleri kalmaz. Ne gibi tedbirlere başvuracakları hakkında
aralarında danıştıktan sonra yüzlerini zayıfların yardımcısı
olan ve Kadir ve Kayyum olan (yani her şeye gücü yeten ve her
şey kendisiyle varolan) Yüce ve her noksandan uzak olan Cenâb-ı
Allah (c.c.)'a döndürüp, birisi; "Ya Rabbi! Anne ve babasına
itaat edenler hakkında Kur'an-i Kerim'inde nice nice müjdeler
var. Ben anama, babama eğer senin yüce emrine uygun şekilde
itaat emrini yerine getirmiş isem, onun hürmetine bizi buradan
kurtarıp selâmete çıkar" diye dua eder. Diğeri; "Ya Rabbi! Falan
vakitte bir adamı çalıştırmıştım,parasını birkaç gün sonra almak
üzere gitti.
Aradan hayli zaman geçtiği halde gelmedi. Aradım, sordum, yerini
haber alamadım. Çaresiz kalarak bendeki parasına bir koyun
aldım. Bu hayvan sene geçtikçe çoğalıp, bir iken birkaç sürü
davar oldu. Bir gün baktım o adam geldi, "Falan vakit, beni
çalıştırmıştın" dedi. "Senin paran bu sürülerdir, al götür
kardeşim" dememle yüzüme baktı; "Senindir, senindir. Sen
gelmeden sordum, sual ettim. Nerede olduğunu öğrenemedim. Benim
hayrıma, senin de yararına hizmet etmek üzere, o parana bir
koyun satın aldım. 5-10 sene zarfında bu kadar oldu" dedim. O
adam gayet sevinerek, sürülerini çekti. Dua ederek çekip gitti,
benim bu yaptığım ve onun duası, bereketi ile bizim imdadımıza
sen yetiş" diyerek canı gönülden yüreğinin başı sızlayarak dua
ve yakarışta bulunduğunda; birincinin duasında kaya bir miktar
hareket etti, bir ışıklık yer açılmıştı. Bu ikincinin duasıyla
daha çok açıldı. Üçüncü arkadaşları da; "Ya Rabbi! Komşularımdan
bir güzel kadın var idi, buna gönlüm düştü, peşinde çok gezdim.
Bir yolunu bulup ona yaklaşamadım. Bir sene kıtlık oldu.
Bu kadın; "çoluk-çocuklarımla kaç gündür aç-susuz kaldık.
Çocuklarımın sadece bir nefesleri girip çıkıyor, cesetleri mezar
çukuruna, ruhları cebbar olan Allah'ın (c.c.) semtine yaklaştı.
Bize bir çuval buğday veriniz" diye acıklı durumunu açınca,
fırsattan istifade ile beni kendisine kavuşma haremine alıp
güzelliğinin perdesini benim için açarsa bir çuval buğday
veririm, dedim. Fakirlik ve düşkünlük kazması ile bağrı ezilmiş
olan çaresiz kadın; "benim bana hükmüm geçer. Ben emanetim,
emanetin sahibi de kocamdır, ona gelince, o da hasta yatıyor.
Gidip danışayım, malın sahibi izin verirse" dedi ve gitti.
Kocasına durumu söyledi. Kocası ise ecelin pençesiyle uğraşıyor;
"ben ölüyorum git, senin iraden elindedir" diyerek, kadına
mecburiyetten izin vermiş gibi oldu. Kadın bana geldi. İffet
örtüsü gayr-i meşru zaruret elbisesi ile yer değiştirmekle,
mecburiyetten razı oldu. Belinden tutup bir odaya götürdüm. El
uzatacağım vakit, gönlünden Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Rabbani
korkusu sel gibi taşan iffet ehli, namuslu kadının vücudunu bir
titreme aldı. Şiddetle titremeye başlayınca, "ne için
korkuyorsun, burada kimse yoktur" dedim. O ise şöyle dedi: "Ben
Allah'ı (c.c.) zikredenlerdenim.
Yüce Allah (c.c.) Alimdir, her şeyi bilir. Biz O'nu görmüyoruz,
ama O bizi görüyor. Onun için bana bir korku geldi" demesi
üzerine "Ya sen kadınlığınla bunu biliyorsun da, ben erkek
olduğum halde bilmeyeyim! Eyvah! Bana yazıklar olsun! Haydi git,
bundan sonra benim anam bacım ol" dedim ve iki çuval buğday
verip senin lütuf ve keremin ve imdat ve yardımınla kadının
yakasından el çekip; o eşsiz güzellikteki kadıncağızı, nefsanî
arzularını şehvetlerime sabredip, cömertlik göstererek
salıverdim, evine gönderdim. İşte başka iyi bir işim aklıma
gelmiyor. Eğer bu hareketim senin nazarında makbuliyet kazanmış
ise, onun hürmetine bize yol aç, bir kapı aç; çıkalım." Bu duayı
takiben derhal kaya kalkar, kapı tamamen açılır. İşte şehvette
cömertlik göstermek de budur.
Şehvetini kıran, namusunu bozmamak hususunda cömertlik gösteren,
nefsanî arzularını kıran kimseler, sehavet ve kemal ehlidirler.
Irza düşmanlık etmek fırsatı eline geçmiş iken şehvetine hakim
olmakta cömert ol! Şehvetlerini kırabilenler as-hab-i kiram gibi
böyle nimetlere kavuşurlar ve şehvetlerine uyanlar da
musibetlere uğrarlar. Sözün kısası, "Allah" diyen cömert ve
tevekkül sahibi olur. Cömertlik hususunda o kadar özen
gösteriniz ki; yemek yerken dahi yanınızda bir it, bir kedi olsa
önce onlara bir şey verip sonra siz yiyiniz.
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) cömertlik için şunu da
buyurmuşlardır: "Bir kişinin yemeği iki kişiye, iki kişinin
yemeği dört kişiye, dört kişinin yemeği de sekiz kişiye
yeterlidir." Çok yemek yiyip de karnını boşuna şişireceğine,
kararında yemek ye de karnın şişmesin. Bu tarz cimrilik gibi,
tarikata zarar veren hiçbir şey yoktur. Cömertlik insanın
kalbini nurlandırır, aydınlatır ve ihlâs ve tevekkül ve
teslimiyet nurlarıyla aydınlık kılar. Yüce Allah (c.c), zekât ve
fitre vermemizi emretmiş ki; cömertliğin şerefi büyük olduğu
için, kulları zekâtı ve fitreyi versinler ki, o büyük şerefe
mahzar olsunlar. Yemin kefareti, zihar kefareti, oruç kefareti
gibi malî kefaretlerin hepsi de cimriliğin tedavisi içindir. Bir
kişi yalan yere yemin etmişse, bunun kefareti (cezası), on
adamın karnını doyurmaktır. Şayet yalan yere yemin etmiş isen,
on kişinin kamını doyur. Zihar kefareti ise şudur: Bir kişinin
annesinin herhangi bir uzvuna kendi eşini benzetmesidir.
Bir kimse hanımına elin anamın eline veya yüzün onun yüzüne,
gözlerin-kaşların onun gözlerine-kaşlarına benziyor derse, bunun
nikâhı şüpheye, tehlikeye düşer. Şayet bilerek veya bilmeyerek
böyle bir benzetmede bulunup nikâhta şüphe meydana gelmişse, on
adamın karnını doyur! Yemek yedirmek; orucun, namazın, dinin,
imanın, her şeyin kefaretidir. İslâmiyet'te Mevlid-i Şerif
okutmak yoktur, bidattir, yani Hazreti Muhammed (s.a.v)'den
sonra ortaya çıkmıştır. Ama İslâmiyet'te (Şeriatta),
Peygamberimize Salavat-i Şerife okumak vardır. İslâmiyet,
Salavat-ı Şerife okumaktır. Bu sebepten Mevlid okuyup okutmayı
âdet etmişler ki, bu yolla Peygamberimize (s.a.v.) salavat
okusunlar; İslâm'ın bir emrini yerine getirsinler. Ayrıca yemek
yedirerek cömertlik mertebesine ersinler. İşte mevlit okutmaktan
maksatları budur.
Birkaç Müslüman bir yere toplansalar hayırlı bir iş yapmaları,
yani Müslüman kardeşlerine bir şeyler yedirmeleri lâzım gelir.
Bu ise günahlarına, türlü eksikliklerine kefaret olur, (yani
günahlardan arınma sebebi olur). Cömertlik çok makbul bir
şeydir. İşte Salavat-ı Şerife getirmek, bir de yemek yedirmek
için Mevlîd okumuş ve okutmuşlardır.
Hazreti Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir Sıddık
(r.a.) Efendimize; Müslümanlara yemek yedirmek ve fakir ve
zayıfları doyurmak için Medine'deki hurma bahçelerini
(vakfetmesini) emir buyurmuşlardır. Şimdiki insanlar kapılarını
bağlamışlardır, onlara bakma.
Yürek Yakıcı Bir Hikâye
Fakir birisi gelip evin birinden ekmek istedi. Bir kız çocuğu
getirip o fakire bir ekmek verdi. Fakir adam, elinde bir ekmekle
gelirken, o evin erkeği kendisine rastgeldi. Evin erkeği çok
cimri bir adamdı; "acaba, bizim evden mi verdiler?" diye
düşünerek, fakire "bu ekmeği sana nereden verdiler?" diye
sordu."Gel, sana ekmek veren evi göstereyim" dedi. Baktı kendi
evidir, içeri girdi, kızma "kızım fukaraya ekmeği sen mi verdin,
hangi elinle verdin" dedi.
Çocuk, "sağ elimle verdim" dedi. Tuttu kızın o elini bileğinden
kesti. Kızın gelinlik zamanı yaklaşmıştı, kesik elini gizleyip
kimseye göstermediler. Kız gelin oldu, gerdek gecesi güveyi
(damat) ile gelin birlikte yemek yemeleri; yani kızın erkeğiyle
o gece yemek yemesi Peygamber Efendimizin (s.a.v.)
sünnetlerinden olduğundan, düğün gecesi gerdeğe girmeden önce
önlerine yemek koydular.
Kız sol eliyle uzandı. Erkeği, "sağ elin ile al" dedi. Kız yine
sol elini uzattı. Kocası, "sana ben sağ elini uzat demiyor
muyum?" dedi. Bîçare kız şaşırdı ve neye uğradığını bilemedi.
Kocası bir taraftan hiddet ediyor, kız ise yemeğe uzanmaya
korkuyordu. Bu duruma oldukça sıkıldı, üzüldü. "Muhakkak ki,
Allah (c.c.) mahzun olan kalpleri sever" sırrı ortaya çıkıp,
kızın o anda kalbine ilham olundu ki, (baban cimridir, ben
cömertim, uzat elini) diye şereflendiği bu ilâhî ilhama tam
itimat ederek kız sağ elini uzattı. Eli yerine gelmiş olarak
lokmayı aldı. (Bu kızın, bu ilâhî ilhama tam bir boyun eğme ve
teslimiyetle yemeğe, yok olan elinin varolacağına, eksiksiz
kanaat hasıl ederek, sağ elini uzatması meselesi için Cenâb-i
Allah'ın (c.c.) Rabbani ilhamlarına bu ne denli bir inanmaktır,
yani nasıl bir inançtır dediğinde, Piri Sâmî (k.s.)
Hazretleri'nin halifelerinden olan Keleriç Köylü halifesi Beşir
Efendi (k.s.)'nin "Yüce Allah (c.c.) Hazretleri bir adama
ilhamda bulunursa, o kişi de bu ilhama inanırsa, o ilham edilen
şey meydana gelir" diye buyurduklarından; ben de teberruk için
kısma bu hikâyeyi aldım.
Kocası, "sebebi neydi ki, ben razı olmadığım halde birkaç kez
sol elini uzattın. Şimdi de sağ elini uzattın" dediğinde kız,
müsaade et başıma geleni anlatayım dedi ve bütün her şeyi olduğu
gibi anlattı. Ve nihayet kalbine ilham olarak inanıp sağ elini
çıkardığını açıklayınca, kocası, "Yüce Allah'a (c.c.) şükürler
olsun, sana da bana da birer iltifatta bulundu" dedi. Daha sonra
akrabalar davet edildi, gelin el bağlayarak ayakta durdu.
Anasının, babasının hizmetini bekledi. Baktı ki, babası sol
eliyle yemek yiyor, "Baba, sağ eline ne oldu ki, sol elinle
yemek yiyorsun?" dedi. Babası da; "kızım, birdenbire elim kayıp
oldu" dediğinde kız hissetti ki, Yüce Allah (c.c.) babasının
elini kendisine vermiş. "Elini görsen tanır mısın?" dedi.
"Tanırım, parmağının birinin ucunda bir siyahlık var" dedi.
Demesiyle kız baktı ki, kendisindeki el babasının elidir.
Fakirler (Allah (c.c.) rızası için) dedi, istedi. (Allah
(c.c.}rızası için) demek ne büyük sözdür, onun rızasına çalışana
isabet edecek olan ilâhî nimetlerin ne derecede olacağını bu
hikâyeden anlamak gerekir. Madem Allah (c.c.) var gam yok.
Hazineler de (Allah (c.c.) diyenin olur. Derviş olan rızaya
çalışır. Dervişler Allah (c.c.) der, derviş olan cömert olur,
ikramkâr olur, evet dervişler ikram sahibi olur ya!
Dervişler hak ile söyleşirler; dervişler kilim giyinir; dünyaya
arzuları olmaz. Dervişler yumuşak huylu olurlar. Madem ki
Allah'ı (c.c.) çağırıyorsunuz, sonunu düşünmeyin. Sonunu Allah
(c.c.) düşünsün. Sonunu o düşünmüş, yapmış, daha senin orada
sarhoş gibi takılman boşunadır. Sen ne kadar dünyanın peşine
düşsen, dünya o kadar uzağa düşer. Sen ondan kaçtıkça o sana
yaklaşır.
Bu da şu hadis-i şerifle sabittir:
"Dünya, kendisini isteyenlerden kaçar, kendisinden kaçanları ise
ister. Öyle ise daha niçin yorulmalıdır? Daha niçin rızık
konusunda gam çekmelidir? Rızık ne ise, ne kadar çabalasan o
kadar yiyebilirsin. Nasibin ne ise odur. Kulların tarafın yüz
çevirip onlardan bir şey istemem gerekmez. Rızık meydanda kesin
imana sahip olanlar Yüce Allah'tan (c.c.) dahi bir şey istemeye
utanırlar, haya ederler.
Hazret-i Musa (Allah'ın (c.c.) salatı, Peygamberimize ve ona
olsun) Efendimizden, inanmayanlar mucize istediler. O da
çamurdan bir adam yaptı. "Ya Rabbi, benden mucize istiyorlar
bunun canını sen ver" dedi. İnanmayanların gözü önünde Yüce
Allah (c.c.) o kalıba can verdi. O canlı "Ya Musa, karnım aç"
dedi. Hazret-i Musa ona yiyecek getirmeye gitti. Döndüğünde
baktı ki vefat etmiş. Cenâb-ı Allah (c.c.) buyurdu ki; "Ya Musa!
Kimin rızkını kime yedireceksin, ben onu senin hatırın için
yarattım, ezelden yaratmadım. Ezelden yaratmadım ki rızkı olsun"
sözün kısası, bu bölümden sen bir gonca derle rızık yanar,
kaynar; daha durmaz.
Nakşibendîleri bu Hatm-i Hace'lerinin ne demek olduğunu size
anlatayım: Bir gün Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Mescid-i
Saadetlerinde baktılar ki, bir grup cemaat halka olmuşlar (daire
şeklinde oturmuşlar), taş dağıtıp İhlâs-i Şerif duası okuyorlar.
Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuş: "Ne güzel halka, keşke
ümmetine de sünnet olsaydı!" (Yazarın notu: Hazreti Resulullah
(s.a.v.) böyle "keşke, nolaydı" mübarek tabirleriyle
buyurdukları ne kadar şey varsa onların hepsi de peygamber
sünnetlerinin en kuvvetlileri ve en sağlamlarıdır ki; bunları
yerine getirmek her insanın kârı değildir. Meselâ.
Hazreti Resulullah (s.a.v.) Efendimizin, Yasin-i Şerif suresinin
yüksek kıymeti, meziyeti ve faziletini açıklamak maksadıyla,
ümmetimin hepsinin kalbinde Yasin-i Şerifi dinlemek suretiyle
büyük bir şerefe mahzar olurlar. Nakşibendîler'in arzuları
Gaffar (çok bağışlayıcı olan) Allah (c.c.) elinde şehit
olmaktır. Her gece Yasin-i Şerif okumayı âdet edinenlerin de,
mertebelerin en yücesi olan şehit mertebesine ulaşacakları
HADİS-İ ŞERİF'le sabittir. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz,
her gece Yasin-i Şerif okumuşlardır. Gece deyince güneşin
batmasından itibaren tekrar doğmasına kadar geçen zaman
kastedilir. Sabah namazı vakti de geceden sayılmaktadır. Onun
için Nakşibendî de herkes bu şerefe ulaşsın diye sabah
namazlarından sonra okumayı seçmişlerdir.
Nakşibendî Tarikatının bir esası da Esma-i Hüsna'yı (Cenâb-i
Allah'ın (c.c.) güzel isimlerini) okumaktır. Nakşibendîlerin
Hatm-i Hace'lerinde Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) bin bir güzel
isimlerine karşılık bin bir İhlâs-ı Şerif suresi okunur.
Tarikat, kötülenmiş olan ahlâkı (huylan) gidermeye çalışmaktır.
Yetmiş dokuz kötülenmiş huylar mukabilinde Nakşibendiler'in Hatm-i
Hacelerinde de yetmiş dokuz defa İnşirah Suresi okunur. Çünkü "Elemneşrah"
suresinin okunması kötü huyların ilâcı ve tedavisidir.
Tarik (yol), Hazreti Peygember'in (s.a.v.) şefaatini celb
etmektir. Buna mukabil olarak da Nakşibendîler'in Hatm-i
Hacelerinin başlangıç ve sonlarında yüzer saiavat-i şerife
okunur.
Tarik, faniliğin şuurunda olmaktır. "Yer üzerinde bulunan her
canlı fanidir, yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi
Rabbi'nin zâtı bakî kalacaktır (Rahman Suresi, âyet 26-27). Bu
âyet-i kerimenin sırrını açığı çıkarmaya karşılık olarak,
Nakşibendîler'in Hatm-i Hacelerinde Rabıta vardır. Şöyle ki
Rabıta yapan şeyhinde; fani olur, yani şeyhin varlığında yok
olur. Bu fenayı (fâniliği) bulan da Rabbi'nin vechinden başka
daha bir şey göremez. Fena mertebesine eren sâlike (tarikatta
giden kişiye) her şey fani ve Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Zâtı
bakîdir. Tarik tövbedir, buna mukabil Nakşibendiler'i Hatm-i
Hacelerinde başlangıçta 25 istiğfar bulunur.
Tarik muhabbettir (sevgidir). Buna mukabil Nakşibendîler'in Hatm-i
Hacelerinde Hatm-i Hacegân duası okunmakla, evliyaların yüce
isimleri anılır. "Allah'ın (c.c.) veli kullarını anmak Allah'ın
(c.c.) rahmeti ile ananların üzerine inmesidir." Hadis-i Şerif
gereğince, velilerin anıldıkları ve sohbetleri yapılan yerlere
rahmet iner. Bu rahmet ise bir muhabbet (sevgi) rüzgârı olur.
Hatm-i Hace arasında gözünüzü yumun! Açarsanız ilâhî feyizlerden
mahrum kalırsınız. Halkayı aralıklı boş bırakın "estağfirullah
deyip parmağınızla sayınız ki, fazla ve eksik olmasın. Sonra
râbıta-i şerif denilen, her birinize rabıta öğretilmiş olduğu
üzere rabıta ediniz.
Bunda kişi kendini nur içinde tasavvur ettiğinden bir huzur
bulmak faydası vardır. Bir de şeyhinin yüzünü hayalinde
canlandırmak suretiyle rabıtanın da faydası vardır. Rabıta
ettiğiniz esnada taş dağıtılır. Hatm-i Haceyi okutan zat
tarafından her ilân ve ihtar ediliyorsa avucundaki taştan fazla
ve eksik okumamaya dikkat et! (kendi kendine bildiğin gibi
okuduktan sonra taş dağıtmanın hikmeti nerede kaldı)
Bütün halkaya taş dağıtılıp bittikten sonra Hatın-i Hace
okutanın sağından başlayarak yedi kişiye birer taş daha verilir.
Fatiha bitince dağıtıcı gelir, o yedi kişiye birer fatiha
taşlarını ellerinden alır. Sonra "salavat-ı şerife" denir.
Herkes avucundaki taş ne kadarsa, o kadar salavat-ı şerife okur.
Sonra "Elem neşrah leke" sure-i şerifi denir, avucundaki taş
kadar okursun. Sonra her İhlâs-ı Şerif ilân edildiğinde
avucundaki taş kadar okursun. Zira halkaya dağıtılan taşın
toplamı yüz adettir. Hatm-i Haceyi okuyanın önünde de ayrıca on
adet taş vardır. Her îhlâs-ı Şerif dendiğinde o an taşlardan bir
tane alır, öte yana kor. On taş tamamlandığında hatmeye
okutturduğu İhlâs-ı Şerifin sayısı da bin olur. Sol tarafa yedi
Fatiha taşı verilirken, bu defa Fatihayı kendi okumaz. İhlâs-ı
Şerifin bin bir adet olması için bir defa sadece bir İhlâs-i
Şerif okur.
Sonrakiler de yedi Fatiha okurlar. Sonra "salavatı şerife"
denildiğinde, herkes avucundaki taş ne kadar ise o miktarda
salavatı şerife okurlar. Sonra dua yapılır. Dua esnasında her
velinin mübarek ismi anıldığında "Şeyhim bu velilerin her
birinden tazeden tazeye bir nur alıp benim kalbime atıyor" diye
tasavvur ederek öyle bir bekleyiş içinde olmalıdır. Dua son
bulunca Kur'an'dan kısa bir aşr-ı şerif okunur. Aşr-i şerif
uzamamalıdır. Pir Tagi (Tahi) (k.s.) (Allah (c.c.) Onun aziz
sırrını yüceltsin) Efendimiz Hazretleri çoğunlukla aşr-ı şerifte
(vel Asr) Suresini okurlardı. Ya bu sureyi, ya Elem Neşrah
suresinin veya iki-üç âyet aşı okunmalıdır.
Hatm-i Hacenin başlangıcından sonuna kadar okunulan şeylerin
hepsi aşr-ı şeriftir. Bunun için ayrıca bu aşr-ı şerifi de
uzatmaya gerek yoktur. Hatm-i Haceye sevap maksadı ile
gelmemeli; böyle gelen yorulur. Bu, tarikatın amelidir.
Tarikatın ameli ise terk edilmez, diyerek gelmelidir. Sevap ise
onun içindedir. Şeyhlerden biri (k.s.) "Cenneti istemek gerçi
Allah (c.c.) ehline haramdır. Ancak Cenâb-i Allah (c.c)'ın
cemâlini görmenin yeri Cennettir. Ben de onun için Cenneti
isterim" buyurmuştur.
Allah (c.c)'ın cemâli Cennet'ten müşahede edilir. Efendinin
rızasını kazanıp elde etmeye bak. Rızasını kazanmadan onun
malından, mülkünden eline bir şey geçmiş olsa, faydası ne? Ama
rızasını kazanırsan varını-yoğunu sana verir. Kimsenin kalbini
kırma. Herkese merhametle muamele etmeye kendini alıştır ki,
onların içinde mutlaka veliler de bulunur; sen o velilerin
nazarına dokunursun."NAZAR-I EVLİYA KİMYAEST."
Yani, velilerin nazarı kimyadır, tiryaktır. Yok eğer onu-bıınu
yabancılayıp dışlayarak incitmeyi huy ve tabiat edinirsen, bir
gün olur ki bir veliyyullahın da şüphesiz kalbine dokunursun.
Bir velinin kalbine dokunup onu üzmek hareketi senden sadır
olduğu gibi; (onlar korunmuş insanlardır, mahzun olmazlar;
olurlarsa ancak kırılmış kalplerin sahiplerinden bulundukları
için mahzun olurlar ki, Yüce Allah (c.c): "Ben kırılan kalplerle
beraberim" buyurmuştur); derhal perişan olursun. Velilerin
pençesi, yere çakılı duran bir kamadır (kılıçtır); onun üzerine
varıp kendini atma.
Hatm-i Haceye oturduğunuzda halkaya fincanın ağzı gibi değirmi
oturmaya dikkat edip, hatme esnasında bir mazeret ortaya
çıkmasıyla kalkıp gitmek icap ederse, elinde bulunan taşı
yanındakinin avucuna bırakıp gitmelidir.
H.A.R DİZAYN
www.gonullersultani.net