SOHBETLER (2)1912
Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Bu tarik ( yol = tarikat), ahlâk yoludur. Pir Tahi (k.s.) I
lazretleri buyurdular ki: Bizim yolumuz (tarikatımız) İŞAR ve
INSİBAG'dır, (yani kardeşini ihtiyaç ve menfaatte nefsine tercih
etmek ve birbirinin boyasıyla boyanmak, güzel ahlâkını almaktır
) İşarda insibağ ve insibağda işar vardır. İsar'ın lügat manası
seçmek demektir. Yüce Nakşibendî tarikatında işar şu demektir:
Kardeşlerinin yolunda o derece fedakâr ola; o kadar ikram sahibi
ola ki; hatta kardeşinin uğrunda canını dahi esirgemeye.
Kendi nefsinden ziyade kardeşlerine nimet sunar ve iltifat eder.
Her cihetten kardeşlerini kendisinden öne çıkara. Hz. Resulullah
(s.a.v.) Efendimiz bir gün "Ensar'dan iki eşi (hanımı) olan,
bunlardan birisini boşasın, muhacirlerden bir kardeşine versin"
diye emren buyurmalarıyla; iki evli olanlar bir hanımını boşadı
ve muhacir (Mekke'den Medine'ye hicret eden ) kardeşlerinden
biriyle nikahladı. Hz. İsmail (Allah'ın (c.c.) salatı ve selâmı
Peygamberimize ve ona olsun) Efendimiz, kendisini kurban etmek
hususunda can derdine düşmedi. "Canım Allah'a (c.c.) kurban
olsun" deyip bıçağın altına yattı. Babasına "Allah'ın (c.c.)
izniyle, beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Muhabbet yolunda
canını, evlât ve iyalini, malını-emlâkını eda etmeye muktedir
olmaya İŞAR denir. İNSİBAĞ'in lügat manası da bir şeyin
boyasıyla boyanmaktır. Mürid olan, önce şeyhinin boyasına; sonra
Yüce Allah (c.c.)'nin boyasına boyanınalıdır. O boya ile
boyanırsa, asla zail olup silinmez
Döner-dolaşır; nereye gitse onu boyasından tanırlar. Tarikatta
suluk eden kimse (SALİK) böylece boyandıkça, her şey de fani
olup; "Dünya üzerindeki her şey fanidir. Ancak azamet ve ikram
sahibi olan Allah'ın (c.c.) Zâtı bakîdir, kalıcıdır" mealindeki
âyet-i kerimenin sırrı kendinde ortaya çıkarak her şey fani,
sadece Allah (c.c)'in Zâtı bakî (ebedî) kalır. Çünkü insan kimi
çok sever, muhabbet ederse; neyi görse o sevdiğini görür. Ama bu
öylesine bir sevmek değil, âşığı olduğunu İsmail (A.S) gibi,
Mecnun gibi sevmelidir.
Muhabbet ve aşk nefsin arzusunu yaktı; Mecnun'a Leyla'yı güzel
gösterdi. Yoksa Leyla, siyah ve çirkin bir Arap kızı idi.
Mecnun'a, "Mecnun, sen büyük bir âlimsin, bu somurtkan görünüşlü
kıza neden bu kadar yanıp yakıldın?" dediklerinde: "Leyla'ya siz
Mecnun gözüyle bakın" dedi. Muhabbet ve aşk bir adamın içinde
olursa MUVAHHİD olur. Muvahhid'in de aslı budur: Nereye baksa
Bir'i görür; dağı-taşı görür, Leyla'yı görür. Bunu, başından
geçen kişi anlar; başından geçmeyen anlayamaz. Kör olan kişi,
renklerin tarifinden ne anlayacak ki? Kalp her neye çok sevgi
beslerse, göz onu görür. Haddizatında göz-kulak, duvar deliği
gibidir. Zannetme ki o kulak duyar-işitir: kalp işitir, sonra
kulak duyar.
Başlangıçta kalp gözü görür, sonra göz görür. Kalp hisseder;
sonra el hisseder. Kalp gider; sonra ayak gider. Bu husus,
muhabbetin acayip sırlarındandır. Bu muhabbetin sahibi, eşyadan
daha başka bir ses, başka bir şada işitir. Başlangıçta gönül
gözünün gördüğü gerçeği; daha sonra ise baştaki gözlerimizin
gördüğünü; bir mecliste oturan bir adamın, oraya gelip
gidenlerden ve cereyan eden sözlerden (bazen) asla haberdar
olmadığıyla açıkça ortaya çıkar. Eğer o kişinin kalbi uyanık
olsaydı, o meclisteki halleri kafadaki göz ve kulakla görür ve
işitirdi. Demek ki kalbi dışarıdaki bir şey ile meşgul
olduğundan, baştaki azaları hükümden düşerek duvar deliğinden
farkları kalmamıştır.
İnsanda bu sır var ise, çan sesi o muhabbet sahiplerine "Allah!
Allah!" diyor, bunu nasıl "Kiliseye gel" diye anlıyorlar? diye
düşünür. Hz. Ali (Radiyallahu anhu ve kerremellahu vechehu)
Efendimiz, musiki "Canım, canım; Pir Tagi (Tahi) (k.s.)
Sultanım" diyor. Herkes, kendi kulağından dinler. (Yazarın notu:
Mevlânâ Sâmî Erzincanî (k.s.) Efendimiz Hazretleri'nin bu
"musiki" sözlerinden dolayı "musiki dinlemek haramdır,
buyuruyorlar da, daha musikiden öyle işittimdi demeleri ne
hikmettir?" denilirse; kendilerininki musikiyi kabul ederek
dinlemek değil, tesadüfen işitip anlamaktır. Bülbülün sedası
âşıklara hoştur, âşık olmayan için sadece "civ-civ" eder. İki
adam, bir elinin ateşte (yangında) yandığını görür. Biri "Eyvah
yandı!" der; diğeri ise "Ah keşke ben de maşuk yolunda böyle
yansam; bunun gibi can versem!" der. Herkes bir sadayı kendi
kulağından işitir, kendi gözünden görür.
HİKAYE:
Bir tüccar Hindistan'a tüccarlık için gidiyormuş. Evinden
çıkacağı sırada çocuklardan her biri "bana bunu al-şunu al"
diyerek birer şey ısmarladılar. Bir papağanı vardı ki, bunları
kafesinden seyredip dinlerdi. Papağan başını kaldırdı, "Efendi,
efendi! Hindistan'a vardığında ağaçların başında papağanlar
vardır. Benden de onlara selâm söyle. Benim de siparişim budur,
unutma ha!" dedi. Tüccar çıktı, gitti; döndü-dolaştı. Herkesin
siparişlerini aldı. Gelirken ağaçların başında papağanları
görünce aklına geldi ve "Ey papağanlar.
benim papağan size selâm söyledi" deyince, kuşların hepsi de
aşağı döküldü; öldüler. Tüccar "Eyvah! Ben ne ettim. Keşke bu
selâmı bunlara söylemeseydim. Bu kuşlar da ölmeseler idi" dedi.
Yoluna devam edip evine döndüğünde, herkesin siparişlerini
verirken, papağanı da '"Benim selâmımı ilettin mi?" dedi. Tüccar
"Keşke senin o selamını söylemeseydim. Çünkü selâmını işitir
işitmez hepsi de ağaçtan düştüler, öldüler" deyince, papağanı
ağzını yumup, sesi burnundan gelerek "Ah" dedi; devrildi,
kafesin içine cansız serildi, düştü. Tüccar kafesi açıp kuşu
aldı; o yana çevirdi, bu yana çevirdi, bacağından çekti... Baktı
ki fayda yoktur. Papağanı tuttu, çöplüğe attı. Birkaç dakika
sonra papağan sıyrıldı, uçtu ve duvara kondu.
Tüccar hayret içinde bakıp dururken kuş "Efendi, efendi! Bunca
yıldır ekmeğini, nimetini yedim, artık gideceğim. Fakat bu işin
sırrını sana arz edeyim. Ağacın başındaki papağanlar ne diye
sana işaret verdiler, ama sen anlamadın. Sen onlara selâmımı
söyleyince anladılar ki ben esirim, bana insanoğlunun kafesinden
kurtulmadıkça, kurtuluşun yok demişler ve kıyamete kadar bu
esirliği çekesin, diye işaret etmişler" dedi ve "Allah'a (c.c.)
ısmarladık" deyip uçtu; çıktı-gitti. Papağanın kulağı böyle,
tüccarın kulağı da öyle anlamıştı.
Sakın sanma ki insansın; insan değilsin. Adam olduğunu sanma, bu
sırra vakıf olmadan hayvansın. "Onlar hayvanlar gibidir, belki
hayvanlardan da daha sapık, yollarını şaşırmışlardır. İşte onlar
gafillerin ta kendileridir" (âyet meali).
Eğer sende o kalp, o göz, o kulak yok ise; ilâhî sırlardan gâfıl
isen; hayvanlar gibi, belki de hayvanlardan da daha alçaksın.
Pir Tagi (Tahi) (k.s.) Hazretleri "Tarikatımız (yolumuz) işar ve
insibağ yoludur. Herkesten kendini alçak tut" buyururlardı.
Bir adam tarikatı çok büyük bildiğinden kendinde bir liyakat
göremeyip, "tarikata girmeye lâyık değilim" der, tarikata gelip
dahil olamaz imiş. Bunu Şah-ı Nakşibend (k.s.) Efendimiz
Hazretlerine haber verirler. Şah-ı Nakşibend, bu kişiye gelsin
der. Onun elinden tutar, götürür. Mübarek evlerinin üst basamak
eşiğine gelince orada duran bir köpeği gösterip, "Bu köpek benim
arkadaşımdır, onunla sohbet ederim. Otururum; bununla otururum.
Kalkarım; bununla kalkarım. Söyleşirim; bununla söyleşirim" diye
ferman buyurmalarıyla, o adam der ki; "Ben kendimi hayvan gibi
gördüm. Madem ki bu bir köpek iken sohbet arkadaşındır, ben de
sohbetine katılırım. Lütfen beni de, kavuşma (vuslat) nakşının
gülsen yoluna kabul buyur" diyerek, bin minnettarlıkla mübarek
eteklerini öpüp tarikata girdi.
Bu tarik (yol), muhabbet yoludur, muhabbeten Mevlâ'ya yol gider.
Muhabbet her korkunç-dehşetli yerden insanı, göz kamaştırıcı
şimşek gibi uçurur. Muhabbet safi nurdur; garaz ve menfaat
ateşini söndürür, mahveder. Muhabbet ehli, yârinin peşinde
dolaşır; ne için gelip gittiğini bilmez. Kişi Hatme'ye,
teveccühe, sohbete gidip gelmeli ama bunlardan bir maksat ve
menfaat beklememelidir. Sırf muhabbet sebebi ile gidip
gelmelidir. Ne için gidip geldiğini de anlayamamalıdır. "Ben
gidip geliyorum ama yine sevap (kazanmak) aklıma geliyor"
dersen, o zaman kendini teraziye çek. Bak ki; "Şeyhimin emridir,
tarikatımın amelidir" diye mi, yoksa sevap kazanmak kastiyle mi
gelmektesin?
Bu da sununla tecrübe edildiğinde hangisi olduğu ortaya çıkar.
Meselâ tarikatın amellerinden olan Hatm-i Hace veya "Hatme-i
Hace" ve teveccüh ve sabah namazından sonra Yasin-i Şerif ve
yatsı namazından sonra Tebareke Suresini okumak veya evvabin
namazı kılmak, ikindi namazından sonra Amme Suresi okumak,
teheccüt namazı kılmak, misvak kullanmak, beş vakit namazdan
sonra onar adet Kelime-i Tevhid okumak... gibi Nakşibendîler'in
devamlı yerine getirdikleri şeylerden birini terk etmeyi şeyhi
emretmişse; eğer o emri yerine getirmeyi o hayırlı eli ifa
etmekten daha yüce tutarsa ve cidden böyle bilirse; maksadının
SEVAP kazanmak olmayıp RIZA olduğunu tahakkuk eder.
Muhabbetten insan belâ ve musibeti ne duyar, ne işitir. Hz.
İbrahim "Allah'ın (c.c.) salatı Peygamberimize ve kendisine
olsun" Efendimize, Nemrud'un ateşinin etkilemediği gibi ineğinin
sütünden artırıp muhabbet şevki ile getiren kadına Nuh Tufanının
etki edemediği gibi. Bu tarik (yol), hem muhabbet yolu, hem de
tevazu ve meskenet yoludur. Tevazu sahibi olmayan muhabbetsiz
olur. Eline bir kazanç geçmemesi, muhabbetsizliktendir. Öyle ise
o kadar tevazu et ve kendini itten aşağı tut ki, Cenâb-i
Allah'ın (c.c.) "Şüphesiz Biz, Ademoğlunu yücelttik" mealindeki
ulu âyeti senin üzerine de okunmuş olsun. Eğer kendini itten
üstün tutup ondan iyi bilirsen; mükerrem "yüceltilmiş, değerli"
değilsin ve köpekten de aşağısın. "Kim tevazu sahibi olursa,
Allah (c.c.) onu yüceltir. Kim de gururlu olursa; Allah onu
alçaltır" manasındaki hadis-i şerifle sabit olur ki, "Biz,
ademoğlunu yücelttik" mealindeki âyet-i kerimenin kapsamına
tevazu ehli olanlar ve alçak gönüller dahil olur.
Ululanıp, gururlananlar dahil olmaz. Kibriyalık, yüce büyük
Yaratıcı "Hâlık Teâlâ" Hazretlerinin sıfatı olup, büyüklük O'na
mahsustur. Sen bir damla meniden yaratılmışsın. Neyine
büyüklenip, gururlanıyorsun? Başın ağrısa ne yapacağını
şaşırırsın, tedavisinden acizsin. Her şey muhabbet ile bulunur.
Muhabbet ile yâre ulaşmak kolaylaşır. Tek bir şeyi sev de; o da
ne olursa olsun. Bir ile bir bulunur; ikilikte bir bulunmaz.
Bizim Pir Tahi (k.s.) Hazretleri çoğu zaman ferman buyururlardı
ki; "Biri sev de, isterse o bir tezek olsun." AUah-u (c.c.)
Teâlâ'yı "Göremez misin o kişiyi ki, kendi nevasını -nefsinin
arzularını- kendine ilâh olarak alır" buyuruyor.
Onu görür, ona sarılır; sarılır... sarılır... Sonunda bir kâmil
mürşidin temiz eteğinden tutar, temizlenir. Muhabbet vasıtasıyla
o Kâmil Pir'in uğrunda, her cihetten fedakâr olarak yoluna baş
kor; vefalı bir yâr olur. Hizmetine dayanır, hâli ile hâllenir,
boyasına boyanır. İşte buna İŞAR ve İNSİBAĞ denir. İşte bu,
Allah (c.c)'ın boyasıdır. Allah (c.c)'ın boyasından daha güzel
kimin boyası "SİBGA" var? Bizler de O'na teslimiyetle kulluk
edenlerdeniz" (Bakara Suresi 138).
Bundan daha güzel boya var mıdır ki, adam ona boyansın? Kişi ne
mümkündür ki, kötülenmiş ahlâklardan kurtulsun. Ne vakit ki,
SİBĞATALLAH (Allah (c.c.)'ın boyası) hükmünü giyer; o zaman
yıkanır, temiz olur.
Beyit:
Ki her kim çizmede bize;
Gerek kim dünyadan beze
(Yari, kim ki bize yönelirse, onun dünyadan bezmesi gerekir). Bı.
ince manalı beytin açık işareti şudur ki; mürid, şeyhinin
iradesinde fâni (yok olup, dünya sevgisini tamamen terk
etmelidir. Buna muvaffak olan salik muhabbet ateşiyle Allah'tan
(c.c.) başka her şeyi yakar. Ateşi nura çevrilerek; geçici dünya
makamları yerine Yüce Allah (c.c.) ona hidâyet verir.
Tecelli ve şuhudun çeşitleri vardır. Cenâb-ı Allah (c.c.)
bunların bütünüyle beraber sonuçsuz kazançları, Pirler'in yüce
eşiklerine kuvvetli bir teslimiyetle yönelip, canından ve
dünyadan bezen saliklere ve müridlere ihsan eder. Muhabbette nar
(ateş) da vardır; nur da vardır.
"...NARUN, NURUN ALANUR, YEHDİLLAHU Lİ NURİHİ..." (Nur
Suresi, âyet 35) "
"(Bu öyle bir ağaçtır ki; yağı, neredeyse kendine ateş deymese
de ışık verir. Bu nur üstüne nurdur. Allah (c.c.) Nur'una
dileğini hidâyet eder.
Bu hidâyet saçan ilâhî fermandan anlaşılıyor ki, âşık kişi
ateşte yanmadıktan sonra hidâyet nuruna ermek ona müyesser
olmaz." Muhammediye'nin müellifi olan merhum Yazıcıoğlu Muhammed
Efendi şöyle buyurur: Fenafırresul, (yani Hz. Resulullah'ta fâni
olmuş isen), Fenairresul olana hem nar (ateş) var, hem nur var.
Yüce Yaratan kendi nurunu, aşk ateşiyle yananlara verir. Aşka
giriftar ol ki, gönlün virane olsun. Kalbin o kadar mahzun, o
kadar kırık olsun ki, Ebed Sultanı'nın teşrifine engel olacak
gıll-uğış'tan (düşmanlık, kin ve hilelerden) hiç bir şey
bulunmayarak, pak ve temiz olsun öyle kalplerde kurulmuş
LA-MEKAN tahtında azamet ve ceiâliyle bulundukları hakkında "Ben
kırık kalplerin yanındayım" buyurmuştur. Öyle bir çalış ki;
kendin harap, vücudun viran olsun.
Harabat ehline hor bakma şahım,
Defineye mâlik viraneler var.
Öyle virane kazan ki, hiçbir cevher onun tozunun değerinde
olmasın. (Yazarın notu: Hediyelik eşya satanların gemisi gibi,
kalp gemini hur gilman (cennet huriler ve hizmetçiler) gibi
yaratılmışlardan sayılan şeylerle doldurma. Bunlar da nefsin haz
duyduğu şeylerdir. Bunlarla kalp mamur olmaz.
Bir şah konmaz saraya; hane ma'mur olmadan ) Şeyh Ebu İzzet
Maribin (k.s.) "Kırk senedir Hur-u Gilmanı bana gösterirler.
Vallahi, vallahi, vallahi gözümün ucuyla dahi bakmadım. Huriler
amelimin (yaptıklarımın) nasibidir; ama Yüce Yaratan Hazretleri
benim nasibimdir" buyurmuş. Dünyayı kötülerler, dünyayı
kötüleme! Dünya gayet mübarektir, kutludur. Hadis-i Şerifte,
"Dünya leştir, onu isteyenler de ancak köpeklerdir" buyurulmuşsa
da, bu hüküm asıl maksudu (istenmesi gerekeni) bilmeyip sadece
nefsanî hazlardan kaynaklanan arzular ile dünyaya sarılıp aşkla,
muhabbetle dünyayı isteyenler hakkındadır.
Kötülenmeye müstahak olan dünya değil; kötülenmeye müstahak olan
sensin. İnsanın kendisi kötülenmeye müstahaktır. Dünyayı
görmezsen o zaman yiğitsin. Yüce Allah (c.c.) "Daği-bağı
görmeyin; yeri-göğü, taşı-ağacı görmeyin. Onlardan beni görün"
buyurmuştur. İki gönüllü olmayın, bir gönüllü olunuz. Kâinattaki
cüzlerin (eşyanın) her biri Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) birer
aynasıdır. Onlara baka baka tecelli-i ilâhî (Allah'ın (c.c.)
kudret ve sırlarının insan ve eşyada görülmesi) ortaya çıkar.
Rahman olan Allah'ın (c.c.) indirdiği Kur'an-i Kerim'de, (Rum
Suresi 20'de) (meâlen) şöyle buyuruluyor; "Sizi topraktan
yaratması, O'nun âyetlerindendir (delillerindendir). Sonra siz
her tarafa yayılan birer insan oluverdiniz. İçinizden,
kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda
muhabbet ve rahmet meydana getirmesi de, O'nun âyetlerindendir.
Doğrusu bunda iyi düşünen bir kavim için dersler vardır. Onun
âyetlerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve
renklerinizin farklı olmasıdır. Muhakkak ki, bunlarda bilenler
için dersler vardır. Geceleyin uyumanız, gündüzün Allah'ın
(c.c.) lütfundan rızık aramanız da, O'nun âyetlerindendir.
Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır. Size
korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip,
ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O'nun varlığının
âyetlerindendir (delillerindendir). Doğrusu bunda, aklını
kullanan bir kavim için dersler vardır. Göğün ve yerin O'nun
emriyle durması da O'nun âyetlerindendir. Sonra sizi topraktan
(kabirlerinizden) bir çağırdı mı, hemen çıkıverirsiniz
(diriliverirsiniz). Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur.
Hepsi de O'na boyun eğmişlerdir" (Rum Suresi, âyet: 20-26)Bu
âyet-i kerimeler ve devamı olan âyetlerde, ayrıca benzeri olan
âyetlerde dünyanın bir ebedî saadet sermayesi olduğu nazarı
dikkatten uzak tutulmalıdır.
Konduğun bu nimetlerin sebebi, dünya değil mi?
Nice var bir şeref, sebebi hep dünya değil mi?
Her şeyden önce düşün ki, iki cihan Sultanı 'nın ümmetisin
Gece-gündüz secdene sebep olan, dünya değil mi?
Kusuru kendinde bul, dünyayı kötüleyip sövme.
İmam-ı Azam ile Şah-ı Nakşibend ve Sami'yi,
Bize ana-babamızdan daha şefkatli kılan, dünya değil mi?
Kişi. Hz. Peygamberin sandukasına hürmet etmez mi?
Peygamberle, evliyalar ile dopdolu olan, dünya değil mi?
Bu handa Allah'la (c.c.) beraberlik tahtının Hünkârı yatmakta.
Kutuplar kutbuna Rabbimizin verdiği nimet, dünya değil mi?
Niçin "zalim felek" diye figân eyleyip ağlarsın?
Seni yokluk karanlığında merhametle attı dünyaya
Yaratanın güzelliğine bir muhatap, dünya değil mi?
Mevlânâ Sami'nin yüce kapısına,
seni bende (kul) kılan dünya değil mi?
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Şah-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Melik Hüseyin'in "Sizin
tarikatınızda çile (yani kırk gün insanlardan uzak ibadet, zikr,
tefekkür ile çilehanede kalmak) var mı?" diye sorduğu soruya;
"bizim tarikatımız sohbettir" buyurmuştur. Yani, bizim yolumuz
sohbet yoludur demektir. Pir Tahi (k.s.) Hazretleri "iki arkadaş
olsak da; o söylese ben dinlesem; ben söylesem o dinlese"
buyurdu. Yara depreşmezse sızlamaz. Velilik, emek karşılığı
değildir. Çok amel işlemekle, çok riyazet etmekle (aç kalıp az
yemekle), çok ağlamakla velilik elde edilmez.
Sadece iyi amel işlemek Cennet'i gerekli kılmadığı gibi, emek de
veliliğin (velayet) gerektiricisi olmaz. Velayet (velilik
makamı), tamamen Cenâb-ı Hakk'ın bir vergisidir. Kimi dilerse,
ona ihsan eder. Ama genelde çalışanlara, amel edenlere verir;
elbette yatanlara değil. Bunun için sen de sızlanır;
çalışıp-gayret edip candan ağlayıp sızlarsan "Bizim yolumuzda
cihad edenleri mutlaka yollarımıza hidâyet ederiz. Muhakkak ki
Allah (c.c.) muhsinlerle beraberdir", "Şüphesiz insana
çalıştığından başka bir şey yoktur ve çalıştığının karşılığını
da mutlaka görecektir" mealindeki âyet-i kerimelerde, çalışma ve
gayrette bulunmanın boşa geçmeyeceği insana müjde veren var.
Hiç değilse, çalışmanın mükâfatsız kalmayacağına şek ve şüphe
yoktur. Burada oturuyorsan gafil oturma! Gönlünü ya Râbıta'ya
ver, ya Huzur'a ver! Yüce Allah (c.c.) Hazretleri seni çoban
etmiş iken; bey olasın, diye zorlanma. Ne ise odur. Sen Allah
(c.c.)'ı kazanmaya bak. Yüce Allah (c.c.) Kur'an'ında buyurmuş:
"O gün ki ne mal, ne evlâtlar fayda vermez. Ancak Allah (c.c.)'a
(selim) bir kalp ile gelenler müstesna" (Şuara Suresi 88). Yani,
"Ne hamamın-taşın lâzım; ne de oğlun-kızın lâzım. Ne iyal
(aile-eş), ne de malını isterim. Benim yerimi (yani kalbi) hile
ve desise ile kirletmeksizin bana getirdin mi? Bunu isterim"
buyuruyor.
Bu tarikata girmişseniz, bunu sağlam tutun! Sağlam (muhkem)
tutun! Oldukça sağlam tutun! Namaz kılmamakla insan kâfir olmaz.
Ama namazı kim kılmaz? "Kim bilerek namaz kılmazsa açıkça
küfürdedir" hadis-i şerifinde, namazı inkâr ederek terk
eyleyenin kâfir olacağına delâlet vardır. Sâdık olun (doğru
olun, doğru yapın). Tam manasıyla sâdık olun ki sıddıklar
zümresinde haşrolasınız.
H.A.R DİZAYN
www.gonullersultani.net