gb5-takdim.jpg (191×161)

TAKDİM

 

Bu eser, Gönüller Sultanı Abdurrahim Reyhan (Erzincanî) Efendimiz Hazretleri’nin, ihvan meclislerinde ikram buyurduğu mübarek sohbetlerinin aslına uygun şekilde yazılı hale getirilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Çeşitli zaman ve mekânlarda yapılmış olan bazı sohbetler geniş bir arşiv içerisinden derlenebilmiştir.

Noksanlarımızı tamam eyleyeceklerini umut eder, dualarınızı bekleriz.

 

Derleyenler Adına
Mehmet Ali Demirci
Nisan 2020

“Allah’ın varlığı onda tecelli etmiş,
Allah’ın varlığı söylemiş”
30.10.1985 / Konya

Yunus eydür ey hoca
İstersen var bin hacca
Hepsinden iyice
Bir gönüle girmektir

Sonra buyuruyor:

Gel ey gardaş Hakk’ı bulayım dersen
Bir kâmil Mürşide varmazsan olmaz
Resul’ün cemalin göreyim dersen
Bir kâmil Mürşide varmazsan olmaz

Demek ki bir insan, ümmetlikte makbul olması için illaki bir Evliyaullah’a hizmet edecek. Peygamber Efendimiz’in nur-ı nübüvvetini, cemalini görmek için Mürşide varacak. Çünkü Evliyaullah Mir’atullah’tır. Evliyaullah’ın yüzünden Peygamber Efendimiz’in nuru da görülecek, Cenâb-ı Hakk’ın nuru da onun yüzünden görülecek. Çünkü:

Gönül fehm edeli “lâ” dan “illâyı”
Mecnun veş biz de bulduk Leyla’yı
Nur-ı cemalinden seyret Mevla’yı
Bir rûh-ı musaffa mir’atımız var

Bir de buyuruyor ki:

Ben hazreti şahım gibi mir’atımı buldum 

Mir’at, ayna; Miratullah demek Hakk aynasıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz’in hadisi var: “Biz Miratullah’ız, biz Hakk aynasıyız.” buyurmuş. Kelâm-ı kibârda:

Mir’atı Muhammed’den Allah görünür (daim)(c.c)

Neden? Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın fermanı: “Habibim seni bilen beni bilir, seni bulan beni bulur.1 buyuruyor. “Habibim seni bilen beni bilir, seni bilmeyen beni bilemez. Seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez. Seni bulan beni bulur, seni bulmayan beni bulamaz.”

Bu bulmak nasıldır, biliyor musunuz? Peygamber Efendimiz’in sahabesiyle hiç kimse mukayese edilmez. Veliler de sahabeyle mukayese edilmez. Ama bu zahir emirde böyledir.

Fakat Veysel Karani Hazretleri Peygamber Efendimiz’i zahirde hiç, asla görmedi. Bir defa annesinden Peygamber Efendimiz’i görmek için izin aldı, çok da âşıktı.

Annesine de çok hürmeti vardı, çok seviyordu. Annesinin de tek bir oğlu olduğu için ayrılmak istemiyordu.

Annesinden izin aldı.

  • Git oğlum,
  • Evinde bulursan ziyaret Evinde bulamazsan dön gel durma, başka yere de gitme.

Şimdi, İslâmiyet yeni yayılıyor, Peygamber Efendimiz seferlere gidiyor, savaşlara gidiyor, tebliğe çıkıyor. Bu düşünceyle yani “evde yoksa peşine düşme, gitme, dön gel” dedi.

Veysel Karani Hazretleri Peygamber Efendimiz’in haneyi şerifine geliyor. O zaman evde Aişe Sıddık validemiz var. Kapıyı çalıyor ve Hazreti Aişe çıkıyor.

  • Ben Resulullah’ı ziyarete
  • Mescitte ashabına sohbet ediyor, 
  • Benim durmaya ve burayı beklemeye iznim Bana mescide gitmeye de izin yok. Selâmımı söyle, beni ümmetliğe kabul etsin, diyor ve gidiyor.

Peygamber Efendimiz mescitten ayrılıyor, evine geliyor. Veysel Karani Hazretleri'nin nurunu kapıda görüyor. Aişe validemize soruyor,

  • Kim geldi?
  • Bir Arabî
  • Ne Arabîsi? O, ümmetimin en hayırlısı, en büyüğü,
  • Sen gördün mü onu?
  • Gördüm,

Peygamber Efendimiz oradan tekrar ashabına dönüyor;

  • Ey ashabım, Veys’i gören gözleri gördüm. Gelin gözlerimi ziyaret

Aişe Validemiz görmüş ya “Veys’i gören gözleri gördüm.” Onun hakkında Peygamber Efendimiz “Nefes-i Rahman, gıbal-ı Yemen”  buyurmuş. Ne demek? “Allah’ın nefesini ben Yemen’den alıyorum.”

Hâşâ, Cenâb-ı Hakk her yerdedir, (mekândan) münezzehtir. Ama Veysel Karani Hazretleri o kadar bir büyüklük, makbullük kazanmış ki, Cenâb-ı Hakk’ın esma nurunu, sıfat nurunu, zat nurunu taşıyormuş. Evliyalar, bütün evliyalar Cenâb-ı Hakk’ın esma nurunu da sıfat nurunu da zat nurunu da taşırlar.

Veysel Karanî Hazretleri Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra Medine’ye geliyor. Mübarek ravzasını ziyaret ediyor. Mübarek cesedini ziyaret etmek nasip olmuyor, olamıyor. Kabrini ziyarete geliyor.

Kabrini ziyaretinden sonra ashaptan soruyor:

  • Hazreti Resulullah’ı nasıl gördünüz?

Böyle ileri gelen sahabelere teker teker soruyor. Sahabelerin kutsallarına, Peygamber Efendimiz’e çok yakın olanlara, mahremi olanlara soruyor.

  • Hazreti Resulullah’ı nasıl gördünüz?

Onlar hep nübüvvetinden, mucizesinden, işte ahlâkından, mübarek hareketlerinden, boyundan, güzelliğinden konuşuyor, zahirinden bahsediyorlar.

Hepsine diyor ki:

  • Görememişsiniz, siz Hazreti Resulullah’ı görememişsiniz, görememişsiniz, görememişsiniz.

Hazreti Ali Efendimiz’e de soruyor. Hazreti Ali Efendimiz şöyle ifade ediyor:

  • Mekke Hazreti Resulullah Mekke’ye girdi. Emretti, Kâbe’ye gittik. Kâbe’deki putları emretti, dışarı atıldı, temizlendi. Kâbe’nin, Beytullah’ın duvarında resimler vardı. Onları da emretti, giderdik. Bir resim yukarıda kaldı, el kavuşmuyor. Hazreti Resulullah emretti ki:
  • Ya Ali, bas omzuma da şu resmi oradan Ben dedim ki:
  • Ya Resulullah, sen benim omzuma Buyurdu ki:
  • Ya Ali, bizde nübüvvet vardır, sen bizi taşıyamazsın. Sen benim omzuma bas da şu resmi

İkinci bir emrine imtisalen bastım omzuna çıktım. Resmi gidermek isterken emretti ki:

  • Ya Ali, ne yukarı bak, ne de inişe İşini bitir, in aşağıya.
  • Biz dedik ki ne var ki bir yokuşa bakalım. Bir yokuşa baktım ki Hazreti Resulullah’ın başı yedi kat arş-ı âlâyı aşmış, yukarıya gitmiş. Korktum, titreme aldı
  • Ya Ali, işini gör önüne bak dedi,
  • Ben işimi görüp, inerken bir de inişe bakalım Bir de inişe baktım ki Hazreti Resulullah’ın ayakları yedi kat zeminin altına uzanmış görünmüyor; nihayeti görünmüyor. Yine korktum.
  • Ya Ali, işini gör de aşağıya in,
  • Ben de işimi bitirdim, aşağıya

Veysel Karani Hazretleri buyurmuş ki:

  • Sen bir parça görmüşsün.

Öyleyse demek ki Peygamber Efendimiz’in zahirde de bir cesedi vardı, maneviyatta da onun bir cesedi vardı.

Onun maddiyattaki, zahirdeki cesedi ashabı ileydi, insanlar ileydi. İnsanları Hakk’a davet ediyor, zahirdeki cesediyle irşat ediyordu. Fakat ma’nevî cesedi Allah ile beraberdi.

Kudsî hadisler var, yani kudsî -kıymetli hadisler. Bunların manası kimin? Allah’ın, lafzı Peygamber Efendimiz’indir.

Peygamber Efendimiz’in söylemi, onun ağzından duyulmuş ama manası Cenâb-ı Hakk’ındır.

Peygamber Efendimiz, onları söylemiş ama kendi bilgisiyle, kendi iradesiyle söylememiş.

Kendisi, varlığı o zaman yok olmuş. Allah’ın varlığı onda tecelli etmiş, Allah’ın varlığı söylemiş.

Mansur’dan da söylenen söz bu idi, Mansur’un sözü de buydu.

O söz Mansur’un değildi.

Öyleyse Peygamber Efendimiz’in böyle bir maneviyatı varsa işte buna velayeti deniyor.

Peygamber Efendimiz’in velayeti varsa bütün Evliyaullah velayetinin varisidir. Evliyaullah, Peygamber Efendimiz’in velayetini taşıyorlar.

Cenâb-ı Hakk, kulunu halk etmiş, mahlûkunu halk etmiş ama çok mahlûk var. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de "Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi.2 buyuruyor. Ama insanlar Kur’an-ı Kerim’i götürürüz, taşırız diye kabul ettiler.

Fakat burada cüz’î irade insanların kendi gücü dâhilinde; aklı, idraki dâhilinde yapacağı bir şeydir. Ama Allah insanlara bunları

ne için vermiştir? Bu insana cüz’î iradeyi vermiş ki, aklı vermiş ki, insan kendisi için zararlı veya yararlı olan bir şeyi bilsin.

Bak şimdi, bu dolmuş çay, burada sıcak olduğunu biliyorsun. Soğusun ki içeyim, diyorsun. Tabii, bekleyeceksin ki soğusun ve içesin. Çünkü bu sıcak çayı içersen ağzın yanacaktır. İşte bu aklı vermiş ki bu çayın sıcak olduğunu bileceksin, bunu içip ağzını yakmayacaksın. Sen burada bunun sıcaklığını düşünüp de ağzım yanmasın diye içmiyorsun. Hatta elin de dayanmıyor, alamıyorsun. Fakat bu çay döküldü, ayağını yaktı. İşte kader o, küllî irade o.

Sen cüz’î iradenle bu çayı, ağzım yanar diye, eline dahi alamıyorsun, ağzının yanacağını biliyorsun. Yani Cenâb-ı Hakk insanlara irade vermiş, akıl vermiş.

Cenâb-ı Hakk, akıl vermiş ki bu insan kendisi için zararlı veya yararlı olan bir şeyi bilsin. İrade de vermiş ki, zararlı olan bir şeyden kaçınsın, korunsun; yararlı olan bir şeyi elde etsin. İrade-yi cüz’iye budur, cüz’i akıl budur.

Ama irade-yi kül, akl-ı kül; Cenâb-ı Hakk’ın azameti, onun bilgisi, onun dilemesi, onun murat etmesidir.

Cenâb-ı Hakk’ta da sıfat-ı subutiye var, insanlarda da sıfat-ı subutiye var: İlim, hayat, semi, basar, irade, kudret, kelâm, tekvin. Bunlar nedir? Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıdır. İnsanlara da bu sıfatlardan vermiş. Fakat insanlardaki bu sıfatlar cüz’idir, Cenâb-ı Hakk’ta olan küllîdir.

Küllî ile cüz’iyi nasıl anlayacağız? Küllî; kâinatı aydınlatan bir güneş var ve bütün zerreden kübraya kadar güneşten iktidar alıyorlar. Fakat şimdi bu güneş gündüz vakti bir pencereden içeriye vurduğu zaman bir hat var, güneşin hattı pencereye geliyor. Vurmuş olduğu yer nereye düşüyor? O hattın içerisinde bir de zerreler var, böyle çabalıyorlar değil mi? İşte o zerre cüz’î iradedir. Bu kâinatı aydınlatan güneş de küllî iradedir.

Bir de küllî iradenin okyanus olduğunu kabul et. Okyanusta çöpü batırırsan, çöpe bulaşan su neyse cüz’idir. İşte o okyanus küllî irade, o çöpe bulaşan damla da cüz’î iradedir. O okyanus akl-ı kül, o çöpe bulaşan damla da akl-ı cüzdür. Onun için:

Akl-ı cüz etmez ihata
Akl-ı kül sensin gönül

Ama Evliyaullah akl-ı kül’e ulaşıyor. Evliyaullah irade-yi kül’e ulaşıyor.

Evliyaullah zahirdeki bu cesediyle ne yapabilir? Fakat Evliyaullah’ta ma’nevî bir el vardır ki o el dünyanın bir başından bir başına uzanıyor. Evliyaullah’ta öyle bir ma’nevî el var ki bir işareti ile dağları yerinden kaldırıp atıyor.

Bunun delili nedir? Cenâb-ı Hakk işte hadis-i kudsîde buyuruyor ki: “O veli kulumuzun gören gözü bizim gözümüz, işiten kulağı bizim kulağımız, konuşan dili bizim dilimiz, uzanan eli bizim elimiz.3 Bizimle görür, bizimle işitir, bizimle konuşur, bizimle uzanır.

Buna delil nedir? Bak Peygamber Efendimiz’in toprağı alıp atmasıdır. Bu kadar savaş yaptı, niye her yerde toprağı alıp atmadı? Bu toprağı hep atsaydı, ama iki defa toprak atmıştır.

Birinde Mekke’den Medine’ye hicret ederken yollar yedi yerden bağlanmış. Gideceği yol adam kalesi gibi bağlanmış, hiç dışarıya çıkmaya imkân yoktu. Kaçar diye bütün yolları küffar bağlamış. Bir yerden değil, gideceği yol yedi yerden bağlıydı. Cenâb-ı Hakk emretti ki: “Bir avuç toprak al, onlara doğru at.” toprağı aldı, attı. Onlar ölü gibi oldular, kafaları, gözleri çiğneyerek gittiler.

İkincisi, Bedir Muharebesi’nde Müslümanlar çok azlardı; silahları, atları yok. Kureyş müşrikleri hep silahlı, atlı geldiler. Sadece 1000 kişi atlısı vardı, zırhlı atlıları vardı. 400 kişi kadar da piyadeleri vardı. Fakat Müslümanların hepsi 313 tane; atları da yok, silahları da yok. Muhacirler, el sopalarıyla savaşa çıktılar.

Ama savaşta müşrikleri basan ne oldu? O zaman da Peygamber Efendimiz bir avuç toprak almış, atmış. Cenâb-ı Hakk o toprağı çoğaltmış ve bütün rüzgâra da emretmiş, müşriklerin gözüne doldurmuş. Müşrikler ne kadar çok, ne kadar kuvvetli olursa olsun, yenilmişler.

Burada şimdi, gözü bağlı 40 tane adamı gözü açık bir adam bir sopayla hepsini haşat eder veya bir silahla hepsini vurur. Çünkü hepsinin gözü bağlı, 100 taneyi de 1000 taneyi de yok edebilir.

Onun için işte burada ayet-i kerime nüzul etti: Cenâb-ı Hakk “Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı.4 buyuruyor. Habibim, o toprağı sen atmadın biz attık, diye bildiriyor.f

Peygamber Efendimiz toprağı avucuna, eline aldı, attı. Cenâb-ı Hakk da öyle buyuruyorsa: “Habibim o toprağı sen atmadın, biz attık.” Burada şüpheyi kaldırıyor.

Öyleyse demek ki Peygamber Efendimiz kendi muradıyla, kendi dileğiyle olsaydı her zaman o toprağı atardı. Hiçbir yerde düşmana basılmazdılar.

Ama o zaman Allah’ın iradesi Peygamber Efendimiz’in iradesinde tecelli etti. Allah’ın kuvveti, kudreti Peygamber Efendimiz’in kuvvetinde tecelli etti. Yani o toprağı atarken Peygamber Efendimiz’in eli atmadı, Cenâb-ı Hakk’ın eli tecelliyatla attı.

Zaten Cenâb-ı Hakk “Uzanan eli biz oluruz…” buyuruyor. Ama bu sadece Peygamber Efendimiz’in hakkında buyrulmuyor. “Bizim öyle kullarımız var ki onların gören gözü biz oluruz, işiten kulağı biz oluruz.” Peki, kim bu kullar? Veliler.

Cüz’i akıl insanların beşeri aklıdır, zahirde nefsanî aklıdır. Bunu insanlar işletebiliyor, çalıştırabiliyor, büyütebiliyorlar. İnsanlar tahsille, ilimle, okudukça bilgili olabiliyor, aklını geliştirebiliyor.

Ama cüz’i aklı ne kadar geliştirirse geliştirsin, ruhî aklın yanında zerredir. İnsanlar bir de ruhî aklını elde ederse nimetine kavuşmuş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk ruhî akıl hakkında ne buyurdu? “Biz Âdem’i halk ettik, kendi ruhumuzdan ruh üfledik.5

Ama gerçi Salih Baba:

Bu denli ilme malik iken İblis,

Âdem’in ilmin bilmedi o telbis

buyuruyor. İblis aleyhillanenin o kadar ilmi vardı. Yıllar boyu meleklere vaiz, nasihat ederdi, onlara imamlık yapardı. Fakat secdeye gelince inkâr etti, isyan etti. O kadar ilmiyle, o kadar bilgisi, tecrübesiyle, yıllar alan ibadetiyle Allah’a isyan etti.

Ama Hazreti Âdem dünyaya geldiği zaman Cenâb-ı Hakk ona ruh üflediğinde, cesedine can geldiği zaman en evvel pıskırmış (hapşırmış). Pıskırmakla ruh gelmiş. Ama bu pıskırtının peşinden Hazreti Âdem “Elhamdülillah” demiş.

Sonra Hazreti Âdem de yine İblis’in vesvesesiyle ve Hazreti Havva’nın musallat olmasıyla bir noksanlık işledi. Hazreti Âdem taneyi yemeyecekti. İblisin sözüyle o taneyi yemeyecekti.

  • Yemem, bunu Rabbim bana yasaklamış.

Diye cevabını da verdi. Fakat Hazreti Havva anamız ona yedirdi.

Havva anamız bir tane yedi, ısrar etti. Hazreti Âdem yemem dedi. Bir daha yedi.

  • Ben yedim gel sen de ye,

Hazreti Âdem gene yemem dedi. Biraz zaman geçti.

  • Ben iki tane yedim, bir şey olmadı. Gel bir tane de sen ye, Tuttu, koparttı ve zorla verdi, yedirdi.

Bunlar hikmetullah. Hazreti Âdem, Hazreti Havva’yı çok seviyordu; kıramadı, yedi. Hazreti Âdem taneyi yer yemez hemen bunun vücudunu titreme aldı. Cenâb-ı Hakk’ın bir havfi, korkusu çöktü, titreme aldı.

Hazreti Âdem’in o titreme esnasında başında bir cennet tacı vardı ki başından gitti. O taç öyle ki dünyaya çıksaymış ayın, güneşin ışığını bastırırmış. Dünyada ona gözler bakamazmış, dayanamazmış.

O taç gidiyor başından. Sırtından hülle, cennet elbiseleri hepsi soyuluyor, cırcıbıl kalıyor. Elbiseler kendi haliyle sırtından çıkıp gidiyor. Neyse cennetten atılıyorlar.

Burada işte Cenâb-ı Hakk insanları halk etmiş, ne vermişse cüz’isini vermiş. İnsanlara ne vermiş?

Akıl vermiş cüz’i; kuvvet vermiş cüz’i. Ama dikkat edin, merhamet vermiş cüz’i; adalet vermiş cüz’i; şefkat vermiş cüz’i, işitme vermiş cüz’i, konuşma vermiş efendim ne vermişse insanlara bunlar hep cüz’idir.

Bir de irade şudur: Bakın irade hareket anlamına geliyor. İrade zaten harekettir. Bir istek bir de harekettir.

Şimdi bu kara topraklardan kaynayan kaynak suları var ya bunlarda da bir hareket var. Bunlardaki hareket nedir?

Bunlardaki hareket, deryadan gelmiş deryaya gitmek ister. Onlardaki akıntı ile deryayı bulmak isterler. Aslı sudur, suya gitmek ister. Suyun ise aslı nedir? Derya. Deryadan gelmiştir, deryaya gitmek ister.

Fakat her su deryaya gidemiyor. Bir su nehri bulursa, deryayı bulur. Nehri bulamazsa deryayı bulamaz. Kara topraklarında yok olur gider. Su nehri bulacak. Çünkü nehri kara topraklar eylemez. Nehrin meskeni deryadır, ancak derya onu tutar. Hiçbir kara toprak nehri tutamaz. Tutabiliyor mu? Bu kadar nehirler var. Düşünün, bakın bunlar hiç deryayı bulmadan bir yerde kalıyor mu, eyleniyor mu?

Ancak bu nehirlere karışan sular deryaya gidebiliyor, karışmayanlar deryaya gidemiyor.

Burada da insanların cüz’î iradesini, küllî iradeye ulaştırmak için, bir Evliyaullah’a ihtiyaç vardır. Evliyaullah burada deryaya giden bir nehir gibidir.

Derya ise Allah’ın azametidir. Evliyaullah nehirdir.

Mürit de cüz’î irade de işte kara topraklardan çıkan o sular gibidir. Nehri bulacak! Nehri bulamazsa deryaya gidemez.

Evliyaullah’ta küllî irade var. Ama insanlar kendi mecazî varlıklarından kurtarmazsa küllî iradeye dâhil olamıyorlar.

Çünkü Cenâb-ı Hakk, insana irade vermişse cüz’ini  vermiş. Akıl vermişse cüz’ini vermiş. İşte aklı vermiş ki biz kârımızı, zararımızı bilelim. İrade vermiş ki zararımızdan korunalım, kârımızı da işleyelim, yapalım. Kârımıza yürüyelim, zararımızdan kaçalım. İrade budur.

Ama maalesef şimdi bizde öyle bir gaflet var ki zahirdeki kârımızı, zararımızı düşünürsek daima kâr etmekteyiz, kârın peşindeyiz. Zaten zararı bilemiyoruz ki kaçalım. İnsan zararı bile bile yapmaz. Ama bilemediği zarar da geliyor.

İşte o bile bile kâr işler; zarardan kaçması da kendi iradesidir, cüz’i aklıdır. Ama ne kadar kaçarsa kaçsın, eğer Cenâb-ı Hakk’tan ona bir zarar gelirse küllî iradeden geliyor, bundan kurtulamaz, kader de budur.

Yani kulun bir isteği var, dileği var; bir de Allah’ın isteği var, muradı var. Ama kulun muradı bütün inslerin, cinlerin, meleklerin hepsinin ne kadar muradı birleşse Allah’ın muradının üzerine tekaddüm edilmez. Allah’ın muradını değişemez, dileğini değiştiremez.

Ama biz kaderi bilemiyoruz, bizim irademiz var. Bizim için bir hayır var, şer var; günah var, sevap var; haram var, helal var. Bunlar yararlı olan, zararlı olan şeyler. Bunları bilmek için Cenâb-ı Hakk bize irademizi vermiş.

Ne mesela? Şerleri bildirmiş. Şerler bizim için zararlıdır. Biz işlemeyeceğiz, irademizde bu şerleri aramayacağız. Ama şerden cüz’î irademizi hayra irat edeceğiz. Aklımızla hayrı, şerri biliyoruz. Şerden kaçınıp, hayra yürüyeceğiz.

Ama hayra yürüdüğümüz zamanda da şer karşımıza çıkacak. Onda da eğer akıllıysak orada da bir kârımız var. O şerden de kaçarsak kâr etmiş oluyoruz. Zarardan yine kaçınmış oluyoruz.

Şerden kaçınıyoruz, hayra yürüyoruz. Hayra yürüdüğümüz zaman şer çıkıyor karşımıza. O şerden de kaçınıyorsak o zaman zarardan kendimizi korumuş oluyoruz.

O şerden kaçınırsak ne gibi bir ma’nevî kârımız olur? Aslında günah, sevap bildirilmiştir. İrademizde biz günahtan kaçıp, sevabı

tatbik edeceğiz. Bir de günahtan kaçınırsak Allah kurtarır, korur. Bu irademizle günahtan kaçınabiliyoruz, sevabı işleyebiliyoruz. Haramdan kaçınabiliyoruz, bunu biliyoruz, helali kazanıp yiyebiliyoruz.

Ama şerre gelince ne kadar şerden kaçınsak şer çıkıyor karşımıza. Şer karşımıza çıkınca mesela kazadan kaçınıyoruz, korktuğumuz halde kaza gelip bizi buluyor. Zarardan kaçınıyoruz, zarar gelip buluyor. Bu nedir?

Cenâb-ı Hakk, “Biz kulumuzu korku ile havf ile de imtihan ederiz. Biz kulumuzu mallarının, canlarının azalmasıyla da imtihan ederiz. Bize dönüp gelecekler. Bize geldiklerinde onların büyük mükâfatları var.6

Can nedir? Bir evde bir kişiye ölüm gelir, haktır. O kişi gider, fakat orada 10 kişi varsa bak bir tanesi ne oldu? Azaldı, dokuz tane kaldı. Dokuz tanesi için de musibettir. Bu nerden geldi? Kaderdir bu. Ama o ölen kazayla ölmüş veyahut eceliyle ölmüş o da bir takdir, mukadderattır.

Senin malların var, canlı malların var. Bir hastalık geldi, öldüler. Sen ister miydin o mallarının ölmesini? Hastalığın farkına vardın, ilaç kullandınsa da belki ilaçla da kurtaramadın. O da bir kaderdir, o da Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı ilahiyesidir. Sen ilaçla o malları ne kadar kurtarırsan kurtar zaten ilaçla kurtardığını Cenâb-ı Hakk eksiltmiyor. İraden katkısıyla zaten Cenâb-ı Hakk demek ki onu eksiltmiyor.

Ama sen ilaç kullanmasan veyahut ilaç kullansan da ölseler de gitseler işte o zaman kader budur. Yani sana o zararı takdir etmiş. Senin o mallarının eksilmesini Cenâb-ı Hakk sana takdir etmiştir, onu sen kurtaramazsın.

Bahçen veya tarlan, ekinin var. Hizmetini gördün, ektin, suladın, yetiştirdin. Biçeceğin zaman veyahut da elin değmeden bir hastalık aldı, ekinin olmadı. Veyahut da bir afat-ı semaviye ya da afat-ı  araziyeden  bir  sel  geldi,  dolu  vurdu,  mallarının  azalması

budur. Bunlar da nedir? Bunlar da bir kaderdir. Bunlara şimdi senin iradenin katkısı olur mu? İradenin katkısı olamaz.

Bir de kader şudur: Kazalardan korkuyorsun, herhangi sana gelecek bir kazadan korkuyorsun. Ne kadar dikkat edersen et o gelip seni buluyor. Kaderse ondan kurtulamazsın. Senin ölümün trafik kazasıyla mı olacak, suda mı boğulacaksın, araba mı çiğneyecek, bir yerden mi uçacaksın, bir yere mi batacaksın herhangi bir ağrıyla hastalıkla mı öleceksin veyahut da ecelinle mi öleceksin? Bunlar hep kaderdir, bilinmez ve bunların önüne geçilmez.

Şimdi, cüz’i aklı Cenâb-ı Hakk bize vermiş; kârımızı, zararımızı bilelim. İradeyi de vermiş ki zararımızdan kaçınabilelim. Bize zarar veren şeylerden korunabilelim. Kârlı olan şeyleri de elde edelim.

Biz bunu maalesef, bilinmediği halde, maddiyata kullanıyoruz; bilindiği halde maneviyata kullanmıyoruz. Yani ma’nevî kârımız, zararımız aşikâr olduğu halde ma’nevî zararımızdan kaçınıp da kârımıza koşmuyoruz.

Ama maddî zararı da bilinmediği halde kaçıyoruz, kurtaramıyoruz. Ne mesela? Bir insan zahirde daima hiç kendisine hastalık veya bir keder veya bir üzüntü veya bir malına zarar eksiklik, bir kimseden ona bir hakaret, işkence gelmesini hiç istemez. Anlaşıldı mı efendim? İstemez ama gelir onu bulur.

Manevi zararlarımız da bizim Allah’ın yasaklarıdır. Bunları da biz bile bile işliyoruz, bunlardan kaçmıyoruz. Öbüründen kaçıyoruz, kurtulamıyoruz ama bundan kaçmıyoruz.

Aslında Cenâb-ı Hakk bu aklı vermiş ki ma’nevî kârımızı, zararımızı bilelim. İradeyi vermiş ki ma’nevî zararımızdan kaçınabilelim, ma’nevî kârımızı işleyebilelim.

Çünkü Cenâb-ı Hakk, “Vel asrı innel insane lefi hüsrin7” “İnsanlar zarardadır.” buyuruyor. Bu zarar ma’nevî zarardan başka bir şey değildir.

Evet, muhakkak ki 124 bin peygamberi temsil eden veli mevcuttur. Bunların hepsi nedir? Hakkikat erleridir, hakikate ulaşmışlardır. Neyle ulaşmışlar? Tarikatla. Tarikatsız bir tane hakikat eri yoktur. Çünkü bak:

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakkikat, marifet ondan içeri

Bu kadar zîruh-ı evliyayı düşünelim. Hiç bunlar tasavvufsuz, tarikatsız, Mürşitsiz, ustasız kemale ulaşmışlar mı? Bir tane yoktur.

Yetişenler olsa bile onlar abid sayılıyorlar. Abid ise ebrardır; mukarrebin değildir. Yani, “Mûtû kable ente mûtû8” sırrına mazhar olamamıştır. Çünkü muhakkak “Ölmeden önce ölünüz.” sırrına mazhar olmak için varis-i enbiya olan bir veliye ihtiyaç vardır. Bakın Salih Baba’nın bir emri daha vardır:

Pir-i Sami himmetleri boldurur

Bir gün olur bu Salih’i güldürür

Tekbir eyler cenazemi kıldırır

Şeyhim şeyhim sultanım şeyhim

Sensin dertlerimin dermanı şeyhim

Ne diyor? Pir-i Sami’nin himmetleri boldur, bir gün olur ki bu Salih’i güldürür. Güldürür, ne eder yani? Ruyetullah’a  mazhar eder.

Ancak insanlarda vuslat Ruyetullah’a mazhar olmaktır.

Çünkü ruh onu ister, ruh ona âşıktır. Ruh oradan ayrılmıştır, oraya dâhil olmasını ister. Niye bak:

Gökte uçar iken indirdin beni

Vadi-yi virana kondurdun beni

Vahşi hayvanlara dönderdin beni

Nedir bu vahşi hayvanlar? Vadi-yi virandan mana nedir?

Vadi bir arazi, ama viran olan hiç istifade edilmeyen bir arazidir. Ne eşcarı var ne bitkisi var ne madeni var; toprağı, hiçbir şeyi yoktur.

Veyahut da vadi-yi viran nedir? Güneş yakmış, onda hiçbir şey bırakmamış. Viran olmuş çöllere deniliyor, yıkılmış, harap olmuş bir vadi.

Gökte uçar iken…

Ruhunu kastediyor burada,

Gökte uçar iken indirdin beni

Vadi-yi virana kondurdun beni

Bu vadi-yi virandan mana dünya. Bu dünya yıkılmayacak mı? Yok olacak, fanidir. Bir de vadi-yi virandan mana bu süflî cesedidir. Burada süflî cesedini kastediyor. Neden?

Vahşi hayvanlara dönderdin beni

Buyurduğuna göre, vahşi hayvan kim?

İnsan kendisini nefs-i emmareden kurtaramazsa vahşi hayvandır. Ya ayıdır -affedersinizya kurttur, ya yılandır, ya köpektir, ya kedidir, ya tilkidir. Eğer nefs-i emmareden kendisini kurtarmıyorsa, kurtaramıyorsa, bu hayvanlardandır.

Vahşi hayvanlara dönderdin beni

Buyuruyor bak. Onun için amenna ve saddakna.

Pir-i Sami himmetleri boldurur

Çok, bol himmetiyle,

Bir gün olur bu Salih’i güldürür

Bu Salih’i güldürür nedir?

Bu Salih’i Ruyetullah’a mazhar eder.

İnsanlarda  şad  olmak, irşat  olmak, vuslatına ulaşmak budur.

Anlaşıldı mı efendim?

Çünkü bu ceset nasıl olsa yok olacak, gidecek. Ruh, bakidir.

Ruhun arzusu budur, ruhun isteği budur.

Tekbir eyler cenazemi kıldırır

Buyurmuş. Şimdi buradan anlaşılmasın ki hani ölecek de cenazesini kıldıracak.

Salih Baba'yı çok tanıyıp bilenler vardı. Pir-i Sami Hazretleri’nden sonra vefat etmiş, evvel değil ki, çok sahih rivayetler, ispatlar, deliller var. Evvel vefat etmiş olsaydı da cenazesini şeyhi kıldırsaydı, namazını kıldırsaydı.

Tekbir eyler cenazemi kıldırır

Zahiren ölürüm de benim cenazemi kıldırır, hayır, o değil.

Yani beni benliğimden kurtarır, varlığımdan kurtarır, öldürür, “Mûtû kable ente mûtû” sırrına mazhar eder.

Şimdi kelâmlardan öyle seçkin anlaşılıyor ki böyle “Mûtû kable ente mûtû” sırrına mazhar eder öldürür, demesi başka bir kelâmdan:

Hazret-i Pîrin yedinden mest edelden Salihâ “

Mutu kalbe ente mutu” ile tebşir olmuşuz

Diyor ki, Hazreti Pirin yed-i kudret, elinden tuttuğum gibi veya tutulduğu gibi onlar “Mûtû kable ente mûtû” sırrıyla tebşir, müjdeleniyorlar. Ama az zamanda, uzun zamanda, yakın zamanda, artık onun kabiliyetine bağlıdır.

Öyle efendim, insanlar çok kıymetlidir, fakat insanlar kıymetini bulursa. Ama insanlar kıymetini neyle bulacak? İnsanlar kıymetini ancak nefs-i emmareden, nefs-i levvameden, nefs-i mülhimeden geçecek; mutmainneye dâhil olacak ki kıymetini bulsun.

Mutmainneye dâhil olunca zaten anasır-ı zıddıyetini de değişiyor. Noksan sıfatlardan da kurtarıyor.

İşte o zaman yine zahirde onun bir sûreti var, ama iki yüzlü bir ayna gibi. Zahiri halkı gösteriyor. Yani zahir gözüyle, zahiri halk ile beraber. Bâtınıyla, bâtın gözüyle Hakk ile beraber, Hakk’tan ayrı değil. Onun için:

Aynı da değil gayrı da değil ol buna agâh

Aynı değil gayrı da değil, kim bu? Evliyaullah Allah değil, hâşâ, mahlûktur. Fakat nasıl mahlûktur? Halik’a dâhil olmuş bir mahlûktur. Yunus Emre’nin:

Kapında kul var sultandan içeru

Buyurmuş. Öyleyse Evliyaullah zahiren, zahir görünüşte beşerdir. Halk ile irtibatı var, onun da evi var, aile efradı var, icabında yemesi var, içmesi var, konuşması var, alması var, vermesi var, bunlar var. Fakat bir tarafı da var ki onun, bâtın tarafı var ki Hakk ile irtibatlıdır. Onun için,

Aynı da değil gayrı da değil, Evliyaullah Allah değil ama Allah’tan da gayrı değildir. Neye benzer? Deryaya atılan bir taş var. Deryaya atılmış o taş daha deryada görünmez. Taştır ama derya onu ihata etmiş.

Şimdi bu taş deryanın dışındadır denilir mi? Denilmez. Bu taş derya olmuştur denilir mi? Denilmez.

Allah’a şükür, hamdolsun, şükrolsun. Cenâb-ı Hakk bize böyle nimet nasip etmiş. Bu zamanımızda bizim için en büyük nimet Mürşit’tir, Mürşit’i tanımaktır, Mürşit’i bilmektir.

Ama tanımak, bilmek üç yönden: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakke’l-yakîn.

İlme’l-yakîn bilmek; ilmiyle, ilmi olanlar bilirler ki bu adamda şu sıfatlar, şu ef’aller, şu görüntüler, şu yaşantı var. Muhakkak bu bir velidir derler. İlmiyle anlarlar.

Çünkü Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de nebilerden sonra velilerini methediyor. Hem de velilerini nasıl methediyor? “Biz velilerimizi yeşil kubbemiz altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez.9 buyuruyor.

Sonra bir de bütün tasavvuf kitaplarını okumuştur. Ayetten, hadisten veliler hakkında çok ifadeler vardır.

“Ela inne evliyaallahu lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenun10 ayet-i kerimesi onlar hakkında varit olmuş, buyrulmuş.

“El muhlisine alâ hatarin azim11 hadis-i şerifi veliler hakkında buyrulmuş. Çok ayetler, hadisler onların hakkında var.

Böyle bunlar varsa ilmi olan ilmiyle anlıyor ki bu adam bir velidir. Bunun yaşantısı, ahlâkı, hareketi, bütün tevazusu ile bu bir velidir. Bunu öyle anlar ve ilmiyle bilir.

Bir de ayne’l-yakîn bilmek var. Onu Mürşit olarak kabul eden talip ondan bir ders alır. Hizmetini yapa yapa ona yaklaşır. Ayne’lyakîn, yakînen bilir. Onun veli olduğuna şüphesi kalmaz, yaklaşır çünkü.

Ama bir de hakke’l-yakîn bilmek var ki kendi varlığı onda yok oluyor. Onun varlığı sevende var oluyor ki o zaman işte fenafişşeyh oluyor. İşte kendisi de veli sınıfına dâhil oluyor.

İşte o zaman nefs-i emmareden, nefs-i levvameden, nefs-i mülhimeden, nefs-i mutmainneye geçiyor. O da muhakkak suret değişiyor. O da anasır-ı zıddiyetini değişiyor. Zaten anasır-ı zıddiyetini değişmese fenafişşeyh olamaz, şeyhinde fani olamaz. Bu da hakke’l-yakîn bilmektir.

Şimdi Allah’a şükür biz ilme’l-yakîn bilmişiz. Ayne’l-yakîn de bilmişiz. Niye? Ayne’l-yakîn bilmişiz ki yakînen onun Mürşit olduğuna inanmışız, elinden tutmuşuz, evladı olmuşuz, hizmetini de görüyoruz.

Seni göreyim, hizmetini öyle azimli yap ki hizmetini öyle istekli yap ki ve o hizmetinle sevesin, sevilesin. Hizmetinle sevilirsen, seversen eğer o zaman ne olur? Bu sevgi arta arta, büyüye büyüye, seni ihata eder. Bu sevgi seni ihata edince artık o zaman ne olur? Artık sen kendi canından da varlığından da kurtulursun.

Bir insan her şeyi canı için yok eder. Kendi hayatı için her şeyini yok eder. Hayatını ne için yok edebilir? Hayatını ancak kendi nefsinden fazla sevmiş olduğu bir kimse olursa hayatını ona bahşedebilir.

Onun hakkında Peygamber Efendimiz, Hazreti Ömer (r.a) Hazretleri’ne sordu.

  • Ya Ömer bizi ne kadar sevebiliyorsun?
  • Ya Resulullah, nefsimden maada her şeyden çok
  • Ya Ömer, senin imanın kemali bulmamış. Sen bizi nefsinden fazla seveceksin ki imanın kemali

Ondan sonra Peygamber Efendimiz’in bu sözü üzerine, onda Peygamber Efendimiz’e olan sevgi coştu, çoğaldı ve dedi ki:

  • Ya Resulullah, seni nefsimden çok
  • Şimdi imanın kemali

Öyleyse bak, Salih Baba bunu nasıl açıklıyor:

Bulam dersen eğer aynı imanı

Çalış ki şeyhinde olasın fani

Sana senden yakın olanı tanı

Hakkikat güllerin görmek dilersen

Marifet meyvesin dermek dilersen

Hakkikate, marifete ulaşmak istiyorsan böyledir. Evet, insanlar için evvel şeriat, şeriattan sonra tarikat var. Bunlar basamak basamak, kademe kademedir.

Neye benzer? Bir insan ilkokulu okumadan, ortaokulu okumadan, liseyi okumadan fakülteyi okuyabilir mi? Mümkün mü? İlkokulu okuyacak. Oradan diploma alacak, ortaokula kayıt olacak. Ortayı okuyup diploma alacak, liseye kayıt olacak. Liseyi okuyacak diploma alacak,  fakülteye girecek. Evet, bu da böyledir işte.

Şeriatı yaşayan bir insan, yani şeriatı tekemmül edecek ki tarikata geçebilsin. Şeriatı tamam olacak.

Ama burada şeriat Mürşit’tir. Mürşidi olmayan şeriatı bilemez de yaşayamaz da.

Neden? Şeriat denince ilim, amel, ihlâstır. İlim bilmektir, amel işlemektir. İhlâs da maksatsız, gayesiz işlemektir. Mümkün değildir ki Mürşidi olmayan bir Müslüman gayesiz, maksatsız ibadet yapamaz. Yapmaz, yapamaz.

Çünkü niye?

Gel ey sofu kıl insafı

Sofu kimdir? Kendisini fazla ibadete verendir. Ama bak ne diyor?

Gel ey sofu kıl insafı

Bırak zühd ile takvayı

Kıla gör Hubbulillahı

Hubbulillah nedir biliyor musunuz? Yani her ameli insanlar Allah sevgisi için yapacak. Hubbulillah; hub, sevgidir, amelini Allah sevgisi için yapacak.

Allah için yapılan amel hangisidir? Maksatsız, gayesiz yapılan ameldir, Allah için yapılan ameldir. Bir maksadı, gayesi varsa birisinin, o Allah için değildir.

Şimdi ihlâs deniliyor değil mi. İhlâs nedir?

Biz namaza durduğumuz zaman, biz Rabbimiz’i göremiyoruz ama Rabbimiz bizi görüyor. Biz de onu görüyormuşuz gibi ibadet yapacağız. Zahir şeriatın anladığı ihlâs budur.

Ama tarikatın anladığı ihlâs bu değildir. Tarikatın anladığı ihlâs, nasıldır biliyor musunuz? Bir insan ne kadar amel yaparsa yapsın, o amellerini yapamıyormuş gibi bir mahviyet, bir hacalet, mahcubiyet duymalıdır. Onun için bunun hakkında bak “Ameli güzel işle işlememiş gibi bil.” buyruluyor.

Bir insan ne kadar amel yaparsa yapsın, eğer yaptım diyorsa, yapabildim diyorsa o amel ihlâsla yapılmış olmuyor. İhlas, yapamadım, yerine getiremedim, demektir.

Şeriat; ilim, amel, ihlâstan ibarettir. Eğer bir insan, Mürşitsiz şeriatı yaşayım derse ilmi, ameli olsa bile ihlâsı elde edemez. İhlâsı olmayınca da onun ilmi, ameli Allah’ın indinde, makbul değildir. Cenâb-ı Hakk zaten soracak:

  • Kulum gel bakalım, dünyada sen ne yaptın?
  • Oruç tuttum, namaz kıldım, işte zekât verdim, şu kadar ibadet
  • Onları sen hep kendin için yapmışsın. Benim için ne yaptın? Onun için bak “Hasenetül ebrar seyyiatül mukarrebin” buyuruyorlar. Ebrar nedir? İbadet eden.

Yani ebrarların sevap diye yapmış olduğu ibadetlerden, mukarrebler ondan kaçarlar. Günah diye ondan kaçarlar, yapmazlar.

Ama burada şimdi anlaşılmasın ki ebrar ibadet ediyormuş da mukarrebin yapmıyormuş. Ebrar namaz kılıyor da mukarreb namaz kılmıyor. Hayır, öyle değil. Ebrar oruç tutuyor da mukarreb tutmuyor. Ebrar işte çeşitli çeşitli ibadetler yapıyor da mukarreb yapmıyor. Bunlar değil.

Ebrar ibadetini bir sevap karşılığı yapar. Mukarrebin ise onun sevabından kaçar.

Bir de şöyle buyuruyorlar. Bu tasavvufi kelâmlar zahire çok ters düşer. Anlayışa ters düşer aslında. Bir tasavvuf erbabı da şöyle buyuruyor: “Sevabıma estağfurullah, günah benim amelimdir.” diyor.

Şimdi buradan anlaşılıyor ki bu adam hiç sevap işlememiş, daima günah işlemiş. Hayır, bunun anlamı bu değil. Estağfurullah diyor, ben amellerimi sevap için işlemedim. Günahlarımdan da kurtulamadım, günahımdan da kurtulamıyorum.

Onun için Allah’a şükür, elhamdülillah nimetimiz büyüktür. Bunun kıymetini bilelim ki daha büyüğünü Cenâb-ı Hakk ihsan etsin, daha büyüğünü elde edelim. Çünkü Allah’ımızın emri öyle: “Ben kuluma bir nimet veririm kıymetini bilirse arttırırım12, bilmezse elinden alırım.”

Cenâb-ı Hakk bize nimet olarak ne halk etmiş? İslâm olarak bizi halk etmiş. Evvel bu, İslâm olmamızdır.

Fakat İslâm olmakla beraber bir de Mürşit gerekir insana Mürşit; Mürşitsiz olmaz. Bak:

Mürşit gerektir bildire Hakk’ı sana hakke’l-yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Anlaşıldı mı efendim? Şimdi Mürşit Kur’ân’dır, rehber işte Hazreti Resulullah’tır diyenler, bunlar çok aldanıyorlar. O kadar aldanıyorlar ki bütün evliyayı, bütün tarikatı inkâr ediyorlar. Peygamber Efendimiz’in velayetini inkâr ediyorlar.

Onun için bak Cenâb-ı Hakk bize ayriyeten bir de tarikat nasip etmiştir. Tarikat Allah’a giden bir yoldur. O yolu bilen de Mürşit’tir. Mürşitsiz o yol bilinmiyor. Mürşitsiz o yola gidilmiyor.

Çünkü o yola mahviyetle gidiliyor, yoklukla gidiliyor. Amel ne kadar olursa olsun eğer amel varlığı varsa onda önünü kesiyor. Ben amel işledim, amelimden dolayı ben artık cenneti de kazandım daha, günahımdan da kurtuldum daha, insanlardan da farklı iyi bir kimse oldum, amel işledim diyorsa, o onun için varlıktır.

Varlık dağını delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini hak bilmeyen

Düşer hüsrana saki

İnsan varlık dağını delemezse zarara uğrar. Varlık işte kendi varlığıdır. Bir dağ gibi önünü keser. Onu delemez ki gitsin. Ama onun Mürşit’i ona varlık getirmez ki.

Çünkü Mürşit’in iki nuru vardır: Bir rabıta nuru vardır, bir de velayet nuru vardır.

Rabıta nuru müridin zahirini ihata eder, nefsini ıslah eder. Velayet nuru da müridin ruhuna hizmet görür.

Bir anne çocuğunu nasıl büyütüyorsa öyle ruhunu büyütür. Bir Mürşit’in bir müridin ruhuna olan hizmeti bir annenin 40 tane körpe çocuğa olan hizmetinden de daha ağırmış.

Bakın nasıl ki bir anne düşünün, 40 tane körpe çocuğun hizmetini başarabilir mi? Emzirmesi, onları yatırması, onları temizlemesi, giydirmesi, bunları başarabilir mi? Evliyaullah’ın müridinin ruhuna olan hizmeti, 40 tane körpe çocuğa olan hizmetinden daha ağırmış.

İşte “Ela inne Evliyaullahe la havfün aleyhim velahüm yahzenun” ayet-i kerimesi bunların hakkında varit olmuştur. Cenâb-ı Hakk; onlarda öyle bir havf var ki, buyuruyor.

Ama o havf nedir? Onlardaki o havf; ahfa, havf makamına ulaşmışlar.

İnsanlarda letaif var: kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, kalp gözü. İnsanlarda kutsal makamlar vardır.

İnsanda evvel kalp âlemi açılırmış. Ondan sonra ruh âlemi açılırmış. Ondan sonra sır âlemi açılırmış. Ondan sonra havf âlemi açılırmış.

Havf âleminde onun üzerine Allah’ın havf sıfatı çöküyormuş. Ama bu havf sıfatı ne için ona çöküyormuş? Allah’a çok yaklaştığı için o taşımış olduğu bir mesuliyet, görevin havfi ona düşüyormuş.

Evliyaullah’taki bu havf nedir?

Evliyaullah’ın eğer 40 bin tane müridi varsa, 40 bin tane müridinin havfini çekiyor. 40 bin tane müridinin içerisinden bir tanesine hata gelmesini istemez. Onların havfini çekiyor.

İşte, Evliyaullah’ın rabıta nuru müridin zahirini, nefsini ihata etmiştir. Nefsini terbiye eder.

Evliyaullah’ın zahirde bir yaşantısı var. Bizde Rabıta’dan maksat, Rabıta-yı Nakş-ı Hayal var. Bir de Rabıta-yı Nakş-ı Cemal vardır.

Rabıta-yı Nakş-ı Cemal’i Cumhuriyet’ten bu yana kapatmışlar, göstermezler. Çünkü bu zamanımızda Rabıta-yı Nakş-ı Cemal’i görenler idare edemezler, yaşayamazlar, o nedenle yaşatmazlar.

Rabıta-yı Nakş-ı Cemal eskiden kimde tecelli ediyorsa, kim görüyorsa, yani Evliyaullah’ın ma’nevî yüzü kime görünüyorsa o insan ne oluyormuş? Aptallaşıyormuş.

Aptallaşıyor deyince yani tamamen yemekten, içmekten, maişetten, çalışmaktan her şeyden dûr oluyormuş. Konuşmaz, açlığını bilmez. Uykusuz mu, susuz mu hiçbir şey bilemez. Böyle gözleri bir noktaya bakakalıyor. Baygın değil, ölü değil; sağ, diri. Efendim nefesi, her şeyi normal, rengi yerinde, bir iniltisi yok, hiçbir şeyi yok. Ancak gözleri bir noktada, oradan ayırmıyor. Konuşmuyor, yemiyor, içmiyor, çalışmıyor, namazını da kılamıyor, ibadetini de yapamıyor, böyle bir halde oluyor.

Bu zamanımızda şimdi o hazmedilmez, taşınmaz. Bir kimsede o hâl tecelli ederse onun hâlinden bilen olmaz.

Ne yaparlar bunu? Götürürler doktora, doktor bir şey anlamaz. Götürürler hocaya, hoca bir şey anlamaz. Çünkü zahirde bir şeyi yok, anlamazlar. Doktor der, bir şey yok bunda; hoca der, bir şey yok bunda. Öyleyse deli olmuş derler, götürürler tımarhaneye.

Rabıta nuru, müridin zahirini ihata etmiştir, nefsini terbiye eder. Velayet nuru da müridin ruhunu yetiştirir, ona hizmet görür. Artık  onun  hizmetini  bizim aklımız idrak  etmez  ki,  bilemeyiz ki, ifade de edilemez.

Sordular ruhtan Resulullah cevabın vermedi

Peygamber Efendimiz’e ruhtan sordular, ruhtan cevap vermedi.

Çünkü ruh gayrimahlûktur.

Zahirde onun bir şekli yok ki şuna benziyor, buna benziyor, şu renktedir, bu şekildedir, mahareti budur denilse.

Ama o öyle bir şey ki onu insan yaşar. İnsan o hali yaşar fakat o hali ifade edemez ve ifadesi mümkün değildir. O halden ayılır geçer. Geçtikten sonra da ondan gene bir şey bahsedemez. Bak niye buyuruyor:

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Olursun âlem-i rûhtan haberdar

Bu berzah âleminden geç diyor ama burada sadece dünyayı demiyor. Evet, hadis-i şerifte: “Dünya mü’minin zindanıdır.13 Müminler için dünya berzahtır, karanlıktır.

Amenna, insan dünyadan geçmezse terk-i dünya olmazsa terk-i ahiret olamaz. Ama bu kelâmın anlamı bu değil. Bak ne buyuruyor?

Eriş nura ki sende…

Eriş  nurdan  mana,  insanları  noksan  sıfatından  kurtarmaktır.

Noksan sıfatından kurtarmazsa, bak buyuruyor:

Cehennem dediğin dağ odun yoktur

Herkes ateşini böyle götürür

Bu da bir kelâm-ı kibârdır. Cehennemde odun, kömür yanmıyor. Sen burada kazanmış olduğun vebalini oraya ateş olaraktan götürüyorsun. Yani hayvanî sıfatını oraya değişmeden götürüyorsun.

Bu hayvanî sıfatın nerden meydana geliyor? Yapmış olduğun günahlarından dolayı sende hayvanî sıfat var, kurtaramıyorsun.

Amenna, insan terk-i dünya olmazsa ehl-i ahiret olamaz. Fakat;

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Yani sen dünyayı terk et, bir anlamı budur, ahireti kazan.

Eriş nura ki sende kalmaya nâr

Ama asıl anlamı da bu değil. Bak,

Olursun âlemi ruhtan haberdar

Öyleyse âlem-i ruhtan haberdar olmak için noksan sıfattan kurtarmak lazım.

İnsanlarda ruh var, ceset var. Eğer bir insan bu cesedi, yani anasır-ı zıddiyeti değişmezse, görünürde değişmiyor, içindekini göstermez.

Şimdi misal bak, şu duvar var değil mi? Duvarın cesedi var. Ama arkasını göstermiyor, önüne geleni de arkasını da göstermiyor. Bu duvar cam olsa öbür tarafını gösterir.

Yunus (A.S) balığın karnında “La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin14 zikrine devam etti. Bu zikirle 40 gün sonunda o balığın dağ gibi kara gövdesi cam, billur oldu. Deryayı seyretmeye başladı.

Bizim de işte zikrullahın bu kara cesedimizi değiştirmesiyle billur, cam oluyor. O zaman ruh, cesetle ünsiyet ediyor. Buna ma’nevî bülûğ deniliyor, ma’nevî evlilik deniliyor, ma’nevî baliğ olmak deniliyor. Bunun hakkında Şeyh-i Şirazi şöyle buyurmuş:

Dediler niçin evlenmedin sen

Dedim ki henüz baliğ olmadım ben

Şeyhi Şirazi evlenmemiş, sormuşlar niye evlenmedin? Demiş ki henüz baliğ olmadım.

Veliliğe varınca baliğ olur

Velilik olmazsa oğlancık olur

Şeyhi Şirazi büyük Evliyaullah’tır.

Onun için insan fenafişşeyh olmadıktan sonra ruhundan haberdar olamaz. Ruhundan haberdar olunca da ondan yine bir şey ifade edemez. Bu dil kâfi gelmez ruhtan bahsetmeye.

Sordular ruhtan Resullullah cevabın vermedi

Efendim Allah’a şükür, Elhamdülillah ama bu nimetlerimizin tabii ki kadrini bilirsek daha büyür.

Amenna ve saddakna Cenâb-ı Hakk bize Mürşit nasip etmiş. Bizim için en büyük nasiptir. Mürşidi olmayanların nasibi noksandır, eksiktir.

Niçin?  Çünkü  insanların  ruhu  makamına  Mürşitle  ulaşıyor.

Mürşitsiz ruh makamına ulaşamıyor.

Ruh makamına ulaşmazsa ayrılıkta kalıyor, firakta, iftirakta kalıyor.

Cennete de gitse cennette de ayrılık, iftirak azabı varmış.


1   Al-i İmran, 3/31. 

2   Ahzab, 21/72.

3   Buhari, Rikak, 38. 

4   Enfal, 9/17.

5   Sad, 38/72.

6   Bakara, 2/155.

7   Asr, 30/1.

8   Ömer Dağıstani, Fetvalar, S.149.

9   Eşrefoğlu Rumi, Müzekkin Nufüs, S. 309.

10 Yunus, 10/62.

11 İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c. 3, s. 414.

12 İbrahim, 14/7.

13 Müslim, Zühd, 1.

14 Enbiya, 21/87. 

“Allah’ın sıfatları bir kulda tecelli ederse işte kemâlât budur”

 15.8.1989 / Demetevler

(Gazel Okunuyor)

 Bize vahdet sarayından gelen nur u safadır pir

Mariz olan kulubâtın kamusuna şifadır pir

Allah razı olsun. Allah aşkını muhabbetini artırsın. Allah ilmini, bilgini artırsın. Allah arzuna ulaştırsın. Ne güzel beyitler. Ne güzel kelâmlar. Anlayabilsek, gerçi çoğu anlaşılmaktadır.

Yüzü şems ü duhâdır pîr

Şems ü duhâ, güneşin en parlak ziyalı zamanına duhâ zamanı denir, öğle ile sabahın arası yani kuşluk vaktidir.

Cemî-i kalb-i uşşaka veren nûr u ziyadır pîr

Bular rûh-u musaffadır ki “cem’ül-cem”e varmışlar

Cemi’den farka gelmişler vekil-i Mustafâ’dır pîr

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed. Bunlar ruh-u musaffadır’dan mana, insanlarda nefsin makamları var: emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye, safiye.

Son makam safiyedir. Safiye makamı demek yani safileşmiştir. Onda daha hiçbir muhalefet, hiç muzır bir şey kalmamış. Allah’tan başka daha arzusu kalmamış ve bir tek Allah’a ulaşmış. Allah’tan başka hepsi aradan çıkmış, yok olmuş. Safiye makamı bu oluyor.

Bular rûh-u musaffadır

Onların ruhları safiye makamına ulaşmıştır. Safiye makamına ulaşanlar Allah’a vasıl oluyorlar.

Bular rûh-u musaffadır ki “cem’ül-cem”e

Cem’ül-cem yani Allah’ın birliğine dâhil olmaktır.

Bular rûh-u musaffadır ki “cem’ül-cem”e varmışlar

Cemi’den farka gelmişler vekil-i Mustafâ’dır pîr

Başka bir kelâm vardır:

Künh-i Zat’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Sen mukayyed Zât-ı Mutlaktan sakın eyleme bahs

Fark’ı Cem’i anlamaktır bu muammâdan garaz

Diyor ki Allah’ın zatından bahis olmaz.

Künh-i Zat’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Peygamber Efendimiz Miraç yaptı, bak buyuruyor ki: “Ben bu kadar yükseldiğime rağmen Rabbim’in marifetini bilemedim.” Yani Cenâb-ı Hakk’ın zatının büyüklüğünden bahis yoktur. Hâlbuki Peygamber Efendimiz’in ilmi bütün mükevvenatın ilminin mafevkidir. Bütün mükevvenatın ilmi, melekler de dâhil Peygamber Efendimiz’in ilminin yanında yok oluyor, zerre kalıyor. Bir deryada, bir katre gibi kalıyor.

İnsanlar, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından ef’alinden, kudretlerinden, azametinden, hikmetlerinden bilebildiği yere kadar bahsediyorlar ama Allah’ın zatından bahis yoktur.

Künh-i Zat’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lal olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Diller lâl olur, nefesler tükenir. Allah’ın ne kadar büyük olduğundan bahis olmaz.

Sen mukayyed Zât-ı Mutlaktan sakın eyleme bahs

Fark’ı Cem’i anlamaktır bu muammâdan garaz

İşte ancak insanlar, “cem’ül cem” Allah’a vasıl olunca deryaya düşmüş, deryada yok olmuş bir cisim olur. Derya da yuttu, artık deryada yok oldu. Deryada olan bir cisim deryadan çıkınca yine cismi görünüyor, bir varlığı meydana çıkıyor. Deryaya atıldı mı varlığı yok oluyor. Deryadan çıkınca yine bir varlığı meydanda oluyor.

İnsanlar da safiye makamına ulaştığı zaman Allah’ın varlığında yok oluyorlar. “Cem’ül cem”; Allah’ın birliğine dâhil oluyorlar. Oradan geçince Fark’a geliyorlar. Fark’a gelince varlıkları meydana çıkıyor.

Varlık için demek ki burada şunu ifade ediyor ki Allah’ın zatından bahis yoktur. Fakat Allah’ın halkiyatından, mahlûkattan bahis vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın tabii çok hikmetleri var, çok büyük kuvvetli, kudretli, azametli mahlûkları var, halk etmiş, bunlardan bahis var. Hepsinin mafevki insandır. Cenâb-ı Hakk’ın halkiyatı üçe ayrılıyor: Halkiyatta mesnuatında; cemadat, nebatat, mahlûkat.

Cemadat, yer cinsidir. Bunlarda farklılık var. Dağlar birbirinden farklıdır, vadiler, ovalar birbirinden farklıdır. Neyi ile farklıdır? Eşcarı ile suları ile bitkileri ile farklıdır. Bir de yerin altında madenler var. Madenleri de birbirinden farklıdır, yerleri farklıdır.

Ama cemadatın hepsinin mafevki yer cinsinden olan neymiş? İnci. İnci altınında mafevki oluyor. Çünkü inci hülasadır ama altın topraktan, taştan, topraktan ayrılıyor. Cenâb-ı Hakk altını altın olarak halk etmemiş, bunun madeni var, madeninden ayırt ediyorlar. Ama inciyi inci olarak halk etmiştir.

Hakkiki  bir  inci  Hicaz’a  gittiğimizde  altından  da  fiyatlıydı.

Hakkiki incinin gramı altından daha pahalıdır.

Ama yalnız bir de nebatat var. Nebatat da bitkilerdir. Onlar da birbirinden farklıdır. Ta ki bilinen bilinmeyen, görünen görünmeyen farklıdır.

Bilinen olsun, bilinmeyen olsun; görünen olsun, görünmeyen olsun bunlar birbirinden farklıdır.

Cemadat ta böyle, bitkiler de böyle, mahlûkat da böyledir. Mahlûkat nerede? Karada, denizde, havada ne kadar canlı varsa mahlûkattır. İnsan, cin, peri, melek bunların hepsi birbirinden farklıdır. Ama insan hepsinin mafevkidir. İnsan canlıların, mahlûkatın da mafevkidir. İşte onun için burada:

Cem’i farkı anlamaktır bu muammadan garaz

Buyuruyor. Halkiyattan bahis olur. Allah’ın zatından bahis olmaz. Bu kelâm diyor ki:

Bular ruhu musaffadır ki cem’ül-ceme varmışlar

İşte bu manada bakın şimdi, muhakkak Allah’ın üç nuru var: esma nuru, sıfat nuru ve zat nurudur. İnsanlar Cenâb-ı Hakk’ın esma nurunu isimlerinden görür. Esmayı ananlar, esma çekenler, Allah’ın herhangi bir ismiyle zikir ede ede Allah’ın o zikretmiş olduğu isminin nuru onda tecelli eder. Onun için bak:

Gönülden perde-i hicap açıldı

Bin bir esma birbirinden seçildi

Allah’ın bin bir isminin nuru insanda tecelli ediyor.

Gönülden perdeyi hicap açıldı

Yani insanların kalbi açılırsa, Cenâb-ı Hakk mahlûkatta ne halk etmişse hepsi insanların kalp âleminde vardır. Bu açılınca, en evvel insanlara Allah’ın esma nuru görününce, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin nuru onda tecelli ediyor.

Bin bir esma birbirinden seçildi

Ama bir de buyuruyor ki:

Gönülden perde-i hicap açıldı

İlm-i ledünniden bezmi içildi

İlm-i ledünni vardır, kalp ilmidir. Bezmi içildi demek onu böyle medresede yahut hocadan, satırdan okunarak alınmıyor. Ona bir aşk Allah aşkı, aşk badesi içiriyorlar. Ona aşk badesini içirince o kalp ilmi onda açılıyor, meydana geliyor. Ledünni ilmi budur işte.

Gönülden perde-i hicap açıldı

İlm-i ledünniden bezmi içildi

Bin bir esma birbirinden seçildi

Her biri bir gûna cevlan eyledi

Bin bir esmadan sonra cereyan oldu, hareket yaptı.

Meğer hab-ı gafletteydim uyandım

Meğerse ben gaflet uykusundaydım uyandım. Hab-ı gaflet; hab uyku.

Hab-ı gafletteydim uyandım

Cümle esmalardan renge boyandım

Bab-ı müsemmada kaldım dayandım

Azalarım ah u figan eyledi,

Bu da insanlar Cenâb-ı Hakk’ın esma nurunu görürler isimlerden, sıfat nurunu görürler cisimlerden, fakat hepsinden geçerler. En son insanda Allah’ın sıfat nurunda ise,

Bab-ı müsemmada kaldım dayandım

En çetin yer orasıdır. Orayı da geçtiği zaman insan varlığından kurtuluyor. O zaman ‘vasıl-ı illallah’ oluyor. Allah’ta fani oluyor. Tekrar yine varlığına dönüyor. Oradan geçiyor yine varlığına gelince o zaman onu ifade ediyor ki:

Bular ruhu musaffadır ki cem’ül-ceme varmışlar

Cem’iden farka gelmişler vekil-i Mustafadır pir

Onun için insanlarda nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime; bunlar noksan sıfatlardır. Ama insan mutmainneye geçince noksan sıfatından kemal sıfata geçiyor. O zaman gafletten uyanıyor. Gaflet gömleğini yırtıp atıyor.

Zaten bak Cenâb-ı Hakk: “Ela zikrillahi tatmainnel kulub1” “Ancak sizin kalbiniz zikrullah ile mutmain olur.” Zikrullah’tan başka bir şey kalbinizi doyurmaz.

Kalp, zikrullah ile doyunca o kalbe daha başka bir şey girmiyor. Allah’tan başka o kalpte başka bir şey yok. O kalp, o insan Allah’ı daha unutmuyor. Allah’tan gafil olmuyor ki noksan bir iş işlesin, hata işlesin, günah işlesin.

Bizim ancak noksanlığımız gaflettendir, gafletten doğuyor. Zaten büyük noksanımız gafletimizdir. Gafletten kurtulmadıktan sonra her bir noksanlık bizde görülür, bulunur, işlenir, yapılır. Ama gafletten kurtulan için daha noksanlık kalmıyor.

İşte insanlarda nefs-i emmare küfür sıfatıdır. Yani kim olursa olsun, herhangi millet olursa olsun. İsterse ulemâ, meşayih, hoca, âlim evladı kim olursa olsun. Eğer ameli yoksa Allah’ın emirleri tutulmuyorsa, yasaklarından kaçılmıyorsa o insan nefs-i emmare sıfatındadır. Nefs-i emmare sıfatı, küfür sıfatıdır. Hayvanî sıfattır. Eğer ondan kurtulmazsa “ila cehenneme zümera…2” gideceği yer cehennemdir. Cehennemden kurtaramaz.

İki ayet var: bir sayfadadır bunlar Vezzariyat cüzünde (Zümer Suresi) Cenâb-ı Hakk “ila cehenneme zümera” ve “ila cenneti zümera3” buyuruyor. İnsanlar iki zümre olacak: biri cehennemlik birisi cennetlik zümresi olacak.

Onun için bir insan hayvanî sıfatta kalırsa “ila cehenneme zümera” gideceği yer cehennemdir. Ama hayvanî sıfatta olan kim oluyor? Nefs-i emmare sıfatında; işte günahları işler, sevapları hiç yok, helal, haram bilmez; hayır, şer bilmez, seçmez. Kim bunlar? Nefs-i emmarede olanlar.

Nefs-i levvame ise bunlardan geçmiş günahlardan kaçınmış, ameli var. Yani Allah’ın emirlerini tutuyor, yasaklarından da kaçınıyor. Bu nefs-i emmarede değil, nefs-i levvameye geçmiştir. Ama küfre yakınlığı vardır. Nefs-i emmareye yakınlığı vardır. Bir anda nefs-i emmare sıfatına yine düşebilir. Nefis yine onu aldatabilir. Onunla daima levm, daima mücadele yapıyor, onunla uğraşıyor. Nefsi onu istiyor ki yine gafil bulundursun, ona yine bir günah işletsin. Onu nefs-i emmare sıfatına düşürsün.

Bir nefs-i mülhime var. Nefs-i mülhime de yine noksan sıfattır. Nefs-i mülhimede de bunlar iç içe kal’adır bunlar. Nefs-i mülhimeden nefs-i levvameye, nefs-i levvameden de nefs-i emmareye hemen düşmesi çabuk oluyor.

Ama nefs-i mutmainneye dâhil olunca daha onun düşmesi olmuyor. Daha geri gelmiyor, kapı kapanıyor.

Demek ki mesela bir binayı düşünecek olursak binaya kapıdan bir giriş var. O kapıdan içeriye bir giriş daha var, oradan içeriye bir giriş daha var. Dört tane böyle kapı var. Bu dördüncü kapıdan içeri girince kapı kapanıyor, oradan insan daha geri gelemiyor, çıkamıyor.

Ama öbür kapılar açık öbürlerinden yine geri çıkılabiliyor. Ama o dördüncü kapıdan geçtiği zaman kapı kapanıyor, daha oradan çıkamıyor.

Nefs-i mutmainneye geçince insan nefsinden, şeytandan beraat ediyor. Şeytan ona zaten bir zarar veremiyor. O zaman nefsi de ona dost oluyor.

Nefis ölmez. Nefis terbiye olur. Nefis ölünce insandan beşeriyet de olmaz. Yemek olmaz, içmek olmaz, uyku olmaz.

Nefis terbiye olunca, nefis Müslüman oluyor, ruha tâbî oluyor, ruha köle oluyor. Bu sefer nefis ruha hizmetçi oluyor.

Nefis terbiye olmadığı müddetçe, nefis ıslah olmadığı müddetçe insanlarda kutsal makamlar var, buralara nefis hâkimdir. İnsanlarda göbekten yukarıda kutsal makamlar var. Bunlara nefis hâkimdir ama nefis ıslah olunca bunlardan el çekiyor, aşağıya iniyor. Bunları ruha teslim ediyor. Teslim etmese de ruh onlardan teslim alıyor.

İşte tarikatın özelliği, meşayihin kutsiyeti budur.

Cemi-i kalb-i uşşaka veren nur u ziyadır pir

Kalb-i uşşak ne? Bir meşayihin ne kadar müridi varsa onların kalbinde bir Allah sevgisi, aşkı vardır. Onlara kim vermiştir o aşkı, o sevgiyi?

Cemi-i kalb-i uşşaka veren nur u ziyadır pir

Evliyaullah vasıtasıyla, Evliyaullah onların kalbine nur u ziya Allah’ın feyzini, Allah’ın sevgisini, Allah’ın nurunu veriyor. Müritlerin kalbine veriyor ki o zaman Allah’ın nuru, nur u ziya yani esma nuru, sıfat nuru bunlar tecelli ediyorsa, insanın kalbinde ne olur? Onun kalbinden her şey çıkar, bir arzu kalmaz. Daha bir arzu kalmayınca, Allah’tan başka bir insanın arzusu kalmazsa o daha ne yapabilir? Hiçbir kusur işleyemez.

Bir sohbet vardır. Sultan Süleyman aleyhisselam Cenâb-ı Hakk ona o kadar bir yetki, salahiyet vermiş ki rüzgârı ona tâbî ediyor. Hüdhüd isminde çok hareketli bir kuşu var, onun habercisiymiş. Bu kuş Süleyman aleyhisselamdan izinsiz hiçbir yere emirsiz gidemezmiş.

Bir gün bütün cinler, ifritler, insanlar hep Süleyman aleyhisselamın huzurunda bulunuyorlar.

  • Hüdhüd nerede? Diye sormuş. Bakmışlar Hüdhüd
  • Yok, demişler.
  • Niye bu izinsiz ayrılıyor. Nereye gitti, niye vazifesinde suistimal yaptı, demiş.

Bakmışlar sağa sola Hüdhüd yok. Buyurmuş ki:

  • Eğer bu hayırlı bir haberle gelirse Gelmezse başını kopartacağım onun.

Hüdhüd de çok ayar ama akıllı zeki bir kuşmuş. Bu izinsiz ayrılmış gitmiş ama suçunu bilmiş. Daha hemen ırakta iken,

  • Sultanım sana hayırlı bir haberle geliyorum, demiş.
  • Gel, neyse Hayırlı haberle gelmezsen başını koparacaktım.

İşte, Seba şehrini ve Belkıs’ı Hüdhüd haber veriyor. Hâlbuki Süleyman aleyhisselam defalarca rüzgârlarla, kuşla dünyayı gezmiş dolaşmış. Oraya hiç rastlamamış, bulamamış. Seba isminde bir şehir çok verimli bitkileri var. Eşcarıyla sularıyla  madenleriyle halkı çok zengin. Padişahları bir kız. Kız da çok akıllı, çok bilgili, akıllı bir padişah. Hüdhüd bunu buluyor, gelip haber veriyor, onu affediyor. Affedince tekrar Belkıs’a mektup yazıyor. Kur’ân-ı Kerim’de geçer. Belkıs’ı dine davet ediyor.

Belkıs Süleyman aleyhisselamın Peygamber olduğunu, gücünü, kuvvetini duymuş işitmiş. Müslüman olacak, kabul edecek fakat milletine, ordusuna güvenemiyor. Onun için ordusuna şöyle bir ifadede bulunuyor. Diyor ki:

  • Bakın Süleyman aleyhisselam bize mektup göndermiş kendi dinini teklif Bunun dini de haktır, kendisi de Peygamber’dir. Çok güçlüdür, kuvvetlidir. Biz bunu kabul etmezsek gelir bizi kırar, çoluğumuzu çocuğumuzu ondan sonra malımızı alır, tarumar, yağma eder. Malımız da gider, canımız da gider. Gelin kabul edelim, deyince halkı hücum etmiş:
  • Sen ne demek Babamızın, dedemizin bize verdiği malı, biz ölürüz de dinimizden dönmeyiz.

Bunu görünce Belkıs sözünü çeviriyor.

  • Ben sizi sınadım,

Ondan sonra Belkıs, Süleyman aleyhisselama bu sefer dostluk, anlaşmak için bir elçisi ile beraber bir hediye altın külçesi gönderiyor. Cenâb-ı Hakk tarafından Cebrail aleyhisselam hemen gidiyor, o elçinin külçeyi getirmekte olduğu Süleyman aleyhisselama haber veriyor. Süleyman aleyhisselam o gelen Belkıs’ın hediyesinin kıymetini yok etmek için kıymetten düşürmek için cinlere ifritlere emrediyor hemen nerede ne kadar varsa dünya üzerinde, arz üzerinde yerin altında üstünde define hazine altınları toplayıp getiriyorlar. Eritip kerpiç döküyorlar. Bir sahayı kerpiçle dolduruyorlar. Emrediyor kuşlar o kerpiç altınların üstüne pisliyorlar, kirletiyorlar.

Belkıs’ın gelen elçisi altın külçesi getiriyor ya nasıl ki bir sahrayı böyle altın kerpiçten dökülmüş tozlanmış kirlenmiş, kuşlar pislemiş görünce o hediyeyi utandığından aşikâr edip veremiyor, geri dönüp gidiyor.

Elçi, durum böyle böyle, diyor. Belkıs sonra Müslüman oluyor.

Süleyman aleyhisselam Belkıs’ın köşkünü getirtiyor.

Bakın getirmesinde de bir sır, esrar var. Süleyman aleyhisselam bir Peygamber, Cenâb-ı Hakk ta ki insi, cinni bütün karada, denizde, havada canlı ne varsa hepsini onun emrine vermiş. Karıncaya kadar hepsi onun emrinde olduğu halde kendisi Belkıs’ın köşkünü getiremiyor.

  • Kim getirecek Belkıs’ın köşkünü, diye emrettiği

İşte orada cinler, ifritler hareketliler. İfrit, cinlerin daha büyükleri, güçlüleri var.

  • Biz getiririz,
  • Kim tez getirecek?

Bunlar orada yarışa giriyorlar. Herkes orada maharetini söylüyor.

  • Ben bir saatte Birisi diyor ki:
  • Kırk dakikada Birisi otuz dakikaya getiririm. Birisi on dakikaya getiririm. Beş dakikaya getiririm, diyor

Böyle tenzil ediyorlar, aşağıya iniyorlar. En son ifrit diyor ki:

  • Efendim sultanım sen oturduğun yerden -makamı varmış oturuyormuşaşağıya in bir de yerine çıkıncaya kadar ben Belkıs’ın köşkünü getiririm,

Asaf bin Belhiya (Berahya) da Süleyman aleyhisselamın baş veziri. O da böyle Süleyman aleyhisselamın yanında oturuyormuş, başını eğmiş dinliyor.

En son ifrit dedikten sonra Asaf bin Belhiya başveziri.

  • Efendim niye zahmet çekiyorsun, aşağıya iniyorsun? İnme aşağıya, yerinde otur Tarfatileyn -sen gözünü aç yumburada Belkis’ın köşkünü bulursun, diyor.

Süleyman  aleyhisselam  gözünü  açmış  yummuş  köşk  gelmiş.

Kim getirdi? Asaf bin Belhiya, Benî İsrail velilerindendir.

Şimdi köşkü getirmiş kendisi Süleyman aleyhisselamdan gücü fazla mıymış? Aslında Süleyman aleyhisselamın himmetidir. Süleyman aleyhisselamdan almış olduğu bir güçle onu getiriyor.

İşte Süleyman aleyhisselamın bir de binek kuşu varmış. Binek kuşu ile istediği zamanlarda binip o kuşla geziyormuş. Bir gün kuşa demiş:

  • Al beni çıkabildiğin kadar semaya çıkart.

Emir, kuş almış semaya çıkıyor, derhal yükseliyor. Yükseldikçe o mübarek de yeri gözlüyor, bakıyor. Tabii bir cisimden insan uzaklaştıkça cisim küçülür, yaklaştıkça cisim büyüyor. Dünyadan yükseldikçe dünya toparlanıyor. Sonra bir cismin hangi parçası büyükse o görünür, küçüğü görünmez.

Kürre-yi arzın da malumunuz dörtte üçü su, biri karadır. Yükseldikçe artık kara toprakları daha görünmüyor, hep su görünüyor. Suyun cismi görünüyor. Daha yükseliyor su da görünmüyor bir duman içerisine giriyorlar. Daha yükseliyor bir karanlığa giriyor. Ama her yükseldikçe kuşa soruyor.

  • Kuş dünyayı görüyor musun? O da:
  • Görüyorum,

İşte burayı görüyorum, şurayı görüyorum diye böyle söylüyor.

Bu karanlık mahalline, zulmet mahalline girince Süleyman aleyhisselam, daha hiçbir taraftan ışık göremiyor. Aşağıya bakıyor karanlık, yukarı bakıyor sağa sola bakıyor karanlık. Kuşa yine soruyor:

  • Sen yeri görüyor musun kuş.
  • Kuş görüyorum efendim, sultanım görüyorum.
  • Nasıl görüyorsun?
  • Tam bizim bu alt istikametimizde bir çiftçi tarlasını sürüyor.

Öküzünün belinde de kemer var, yarısı kara yarısı beyaz diyor.

  • Beni indir öküzün yanına, o çiftçinin yanına

Kuş tam doksan derece iniyor. Tam çiftçinin yanına iniyor. Tarlaların kenarına kuşu koyuyor. Çiftçiye doğru gidiyor selam verecek, kolay gelsin diyecek. Bu memleket hangi memleket diye soracak.

Çiftçiye doğru giderken tak diye bir ses geliyor. Çiftçi o takırtıyı duyunca “ho” diyor öküzleri eyleyip tarlanın kıyısına doğru koşuyor. Süleyman aleyhisselamın da dikkatini çekiyor. Diyor ki:

  • Acaba bu niye o yana doğru Ben ona gidiyorum ki selam vereyim kolay gelsin diyeyim de burası hangi memlekettir, diye sorayım. Fakat bu niye koşuyor?

Ama takırtıya koşuyor. Meğerse o çiftçi tarlanın kıyısına bir tuzak kurmuş. O tuzağa av düşsün diye. Kuş da o tuzağa düşüyor.

Süleyman aleyhisselam çiftçiyi takip ediyor. Beraber tarlanın kıyısına geliyorlar bakıyor ki bindiği kuş tuzağa düşmüş, çiftçi kuşu oradan almak istiyor. Çiftçiye:

  • Ne yapıyorsun?
  • Ne yapmışım ki, av düştü benim tuzağıma onu alıyorum.
  • Yahu bu kuş benim binek kuşum.
  • Sen kimsin,
  • Ben Sultan Süleymanım.
  • Öyleyse adaletle hükmet. Ben buraya günler boyu çalıştım, bu tuzağı kurdum ki buraya düşen benim avım Bu kuş buraya düştü benim, senin niye oluyor?

O zaman Süleyman aleyhisselam kuşa soruyor:

  • Ey kuş, zulmet mahallinde ben yeri, ışığı göremezken sen öküzü gördün, çiftçiyi gördün. Çiftçinin öküzünü gördün, öküzün kemerini gördün. Koca tuzağı göremedin mi sen?
  • Sultanım beni Gafil oldum tuzağa düştüm. Ben o zulmet mahallinde Allah’ı zikrediyordum. Allah’ın nuru ile yeri görüyordum. Çiftçiyi gördüm, öküzü gördüm, öküzün ağcasını da gördüm. Fakat buraya inerken gafil oldum, Allah’ı unuttum, karanlıkta kaldım, gözlerim tuzağı görmedi, düştüm.

Şimdi bizim de burada alacak bir hissemiz vardır. Biz de gafil olursak her zaman tuzağa düşeriz. Tuzağa düşmekten murat her zaman noksanlık işleriz. Zaten en büyük kusurumuz bizim gafletimizdir. Gafletten kurtulmazsak eğer noksanlıklardan hiçbir zaman kurtulamayız.

Onun için nefs-i emmarede olan büsbütün gaflettedir, hep günah işliyor. Nefs-i emmareden kurtulup nefs-i levvameye geçende de yine gafleti vardır. Bunun günahla işi yoktur, sevabı ibadeti vardır ama yine de Allah’tan gafil oluyor, Allah’ı unutabiliyor.

Hâlbuki ayıklık demek, Allah’ı hiç unutmamak demektir. Allah’ı unutan gafildir. Ama tabii ki o günah işleyenler büsbü-

tün gafletin büyüğündeler.

Günah işlemiyorlar ama yediklerinden, içtiklerinden, aldıklarından haberleri yok, bunlar da gaflettedirler.

Hâlbuki gaflette olmayan kimdir? Cenâb-ı Hakk: “Ricalün la tülhihim ticaretün vela bey’un ‘an zikrillah4” ayet-i kerimesinde buyuruyor, “benim öyle kullarım var ki onların ticaretleri zikirlerine mani olmaz.” Onlar ticaret yaparken de beni zikrederler, alırken, verirken, yerken, içerken, otururken, kalkarken, yatarken beni zikrederler.

Bunlar kimdir? Ancak nefs-i mutmainneye dâhil olanlardır.

Nefs-i emmare zaten küfür sıfatıdır. Nefs-i levvamede de yine küfüre yakın olan bir sıfattır ve nefs-i levvamede çok kınama yapar, çok nefis insanla uğraşır, çok mücadele vardır.

Tasavvufta, tarikatta en çetin hâl levvamedir. Oradan mülhimeye geçince biraz hafifliyor, rahatlıyor. Ama yine de nefsinden emin olamıyor, nefis ona bir tuzak kurabilir. Nasıl ki o çiftçi tuzağı kurmuş avını tuzağa düşürüyorsa, nefsinde bir tuzağı vardır, tuzağa düşürür.

Mutmainneye geçince nefsi daha düşmanlığı kaldırıyor,  ona dost oluyor.

Nefsi dost olmak demek, nefis ruhuna teslim oluyor. O kutsal makamlar diyor ki gel sen bunlara layıksın, bunları idare eden sensin. Bunlar senin makamın, gel sen bu makamlara sahip ol. Sen bu cesedi idare et, ben sana köle hizmetçi olurum. O zaman ne oluyormuş?

Bak insanlarda nefsin letaif makamları var.

Kalp; insanların sol memesinin altında kalbi var, bunun cismi de var. Ufacık bir güvercin yumurtası kadar bir et parçası yürek dedikleri kalp.

Bir de insanların sağ memesinin dört parmak aşağısında ruhun bir makamı var. Bunun cismi yok, makamı var.

Bir de sır var. Sır, insanların sol memesinin dört parmak yukarısındadır. O da kutsal bir makamdır, onun da cismi yoktur.

Bir de hafi diye bir makam var ki insanların sağ memesinin dört parmak yukarısındadır. Onun da cismi yoktur, cisim göstermiyor.

Bir de insanların göğsünde ahva vardır. Onun da cismi yoktur, orada bir makamdadır.

Bir de insanın kalp gözü vardır. İnsanların kalp gözünün makamı iki kaşının arasındadır.

O kutsal makamlar insanların belden yukarısındadır. Bunlar şimdi nefis tarafından çorlanmış.

Ama bunlar neyle açılıyor?

Tarikata girmekle, çalışmakla, meşayihin himmetini almakla bunlar açılıyor. Bu kutsal makamlar elde ediliyor. O zaman nefis bunlardan teker teker aşağıya iniyor.

Nefsin de dört şekli vardır: Birisi köpek şekli, birisi kertenkele şekli, birisi yılan şekli, birisi de kedi şeklidir. Bildiğimiz kedi şeklinde, köpek şeklinde, kertenkele şeklinde ve yılan şeklindedir.

Nefsi ister kedi olsun, köpek olsun, yılan olsun, kertenkele olsun bunlar insanı nasıl sarmış?

Arka ayaklarının bir tanesi kalpte, bir tanesi de ruhta. Dört ayağı var ya ön ayaklarının bir tanesi sırda, bir tanesi hafide. Göğsünü de vermiş ortada ahfaya, başını da koymuş iki kaşın arasına. Yılanda bu makamlara sırasıyla sarılmış, başını koymuş iki kaşın arasına, kutsal makamları böyle işgal etmiş, çorlamış.

İşte, insanlar zikir yapa yapa bu kutsal makamları onlardan kurtarır. Onun dört ayağını, mesela kalpten bir ayağını kaldırıyorsa, birini de ruhun makamından kaldırıyorsa, sır makamından ön ayağının birini kalkıyorsa, hafi makamından da ikinci ön ayağı kalkınca sıyrılıp düşecek. Göğsü de ortadan kalkıyor, başı da buradan kalkıyor, böylece göbekten aşağıya iniyor.

O zaman bu kutsal makamlara ruh sahip oluyor. İşte insan o zaman noksan sıfatından kurtuluyor, kemal sıfata muttasıl oluyor. İnsan o zaman büyük varlık oluyor. O zaman insan veli, yetişmiş oluyor. O zaman işte Cevat Bey’in söylediği kelâm-ı kibârdaki gibi:

Bular ruh-u musaffadır ki cem’ül-ceme varmışlar

Cem’iden farka gelmişler vekil-i Mustafa’dır pir

Bunlar işte ne oluyor? Onlar tamamen nefs-i mutmainneye geçiyorlar. Nefs-i mutmainneye geçince nefis daha güçsüz kalıyor, güçlü olan ruh oluyor. İktidara gelen ruh oluyor. Nefis artık ruhun kölesi oluyor.

Buradan sonra ruh tekrar yine makam ihrâz edebiliyor. Mutmainneden raziye makamına geçiyor. Nefs-i mutmainnedeyken misal verilecek olursa zahirde kurmay binbaşı, ama bu binbaşı paşalığa kadar yükselecek.

İnsanlar maneviyatta nefs-i mutmainneye geçiyorsa zahir askeriyedeki kurmay binbaşı gibi oluyormuş. Raziye makamında general sınıfına geçiyor. Raziye makamında mesela tuğgeneral olursa, marziye makamında tümgeneral, korgeneral oluyor. Safiye makamında ise orgeneral, ordu komutanı veya mareşal oluyor.

Mareşalliğin ayrı bir rütbesi yoktur. Orgeneral olunca bu sefer ondan sonra kıdemde, genelkurmay veya kara kuvvetleri komutanı oluyor. İşte bak kelâmda var:

Bu nefsin raziye marziyye eyle

Alıp dost iline kurbana gel gel

O zaman raziye, marziye makamında da insanlar ne oluyormuş?

İnsanlar “Mutu kable ente mutu5” sırrına mazhar oluyormuş yani ölmeden evvel bir defa ölüyormuş. İşte o zaman nefsinden kurtuluyor. Bu sefer ruhu iktidara geçiyor. Vücuda hâkim olan ruh oluyor. Nefis de ruhun kölesi oluyor.

Bu makamlar, sa’yla, hizmetle de olmuyor. Hizmet ve himmet birleşecek. Bak Allah’ın tevfiki sa’y edenedir. “Et tevfiki maessay” Allah’ın tevfiki sa’y edenedir ama sa’y ile de olmuyor.

Bak matlup azamettedir. İnsanların matlubu, isteği nedir? Bu matlubu bilemiyoruz. Eğer biz ne zaman ki nefs-i mutmainneye

dâhil olursak ancak o zaman insan sıfatına geçiyoruz. O zaman matlubumuzu biliyoruz.

İlahi ente maksudi ve rızaike matlubu” Maksudumuz da Allah, matlubumuz da Allah. Allah’tan başka bir maksudumuz yoktur. Allah’ın rızasına ulaşmak istiyoruz. İnsanların matlubu budur.

İşte o zaman insanın matlubu azamettedir. Sa’yla ile olmaz, sa’y ile elde edilmez; sa’ysız da olmaz. Tasavvuf büyüklerinin emirleri böyledir.

Tasavvufî bir kelâmdır: “Matlup azamettedir.” Allah’ın azametiyledir. Nasıl olacak bu, nasıl anlaşılacak?

İnsanlar sa’yı sahibine teslim ederse onu elde edebilir. İnsanların sa’yı da bir varlıktır. Varlıksa perdedir, sedd-i râhtır.

Sedd-i râh; eğer insan sa’yına sahip çıkarsa, bu sa’yı gideceği yolu kesmiştir.

Sa’yı sahibine teslim ederse; o zaman insanın cüz’î iradesiyle küllî iradeye bağlanmaktır.

Cüz’i iradesinde eksiklik bırakmıyor, insanlarda bu cüz’î irade farzdır.

Ama bu cüz’î irade insanları iki türlü aldatır: Birisi iradesinde eksiklik bırakırsa Allah’a isyan etmiş olur. Çünkü cüz’î iradeyi farz kılmış. İradesinde eksiklik bırakırsa Allah’ın azabına dûçâr olur.

Bir de var ki iradesine sahip olursa, o iradesi ona sedd-i râh olur, matlubuna ulaşamaz. Matlubu Allah ise Allah’a ulaşamaz.

Ne lazım burada? Sa’yını sıhhatli alacak, sahibine teslim edecek. O zaman işte kulun sa’y ile Allah’ın tevfiki o zaman birleşiyor. Allah’ın  tevfiki  sa’y  edene  ama  sa’yına  sahip  olana  değil,

sa’yını sahibine teslim edenedir.

Bu da Mürşitsiz, himmetsiz olmaz. İnsanlar Mürşitsiz, himmetsiz sa’yından kurtulamaz. Ancak bir müridi sa’yından kurtaran meşayihidir. Bak bir kelâm daha vardır:

Seni hayvan iken insan eder şeyh

Yani hayvanî sıfattan kurtarır en evvela.

Seni hayvan iken insan eder şeyh

Gönüller şehrine mihman eder şeyh

Gönüller şehrine mihman eder. Mihman nedir? Aslında mihman, misafirdir.

Gönül burada kimin, gönüllerin şehri kimin? Evliyaullah’ın gönlüdür. Mihman ise bak bir kelâm daha vardır,

Hane senin, nimet senin, mihman da sensin

Hane senin. Bu hane nedir? Gönül.

Hane senin çünkü gönül Allah’ın mülküdür. Allah, hiçbir yere sığmıyor insanların kalbine sığıyor.

Hane senin nimet senin, mihman da sensin

O zaman demek ki;

Seni hayvan iken insan eder şeyh

Gönüller şehrine mihman eder şeyh

Evliyaullah seni evvela hayvanî sıfattan kurtarır. Dünya sevgisini bir defa kalbinden çıkartır. Kim dünyayı severse o hayvanî sıfattan kurtulamaz. “Ehl-i dünya, ehl-i nâr’dır.

Dünyayı senin kalbinden çıkartır atar, dünyadan seni soğutur. Ondan sonra seni ahiretten de geçirir.

Terk-i cisim, seni ondan da geçirir. Terk-i can ondan da geçirir.

Gönüller şehrine mihman ne olur? Evliyaullah seni severse, Evliyaullah’ın gönlüne girersen eğer mihman oldun.

Ama sen onu seveceksin ki o da seni sevsin. O da seni severse eğer sen tamam işte gönüller şehrine mihman oldun.

O zaman bir Evliyaullah’ın gönlüne girmek: Allah orada bulunuyor, başka yerde bulunmuyor. Evliyaullah’ın gönlüne girmedikten sonra sen aradığını bulamazsın.

Seni hayvan iken insan eder şeyh

Gönüller şehrine mihman eder şeyh

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Sana bir kadeh yani bardak aşk içirir. Ama zahirde çay veya su içirir gibi değildir, ama içirir. Sana bir kadeh Allah aşkı içirir.

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Geda iken seni sultan eder şeyh

Olursun men aref sırrından agâh

Seni katre iken umman eder şeyh

Katre, senin cüz’î iraden. Umman küllî iradedir.

Allah’ın küllî iradesiyle senin cüz’î iraden karıştıysa o zaman umman oldun. Bir de buyurmuş ki:

Haber verir hakikat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsan eder şeyh

Tuhfe, hediye.

Olursun vahdetin sırrından agâh Seni bir noktada yeksan eder şeyh

Vahdetin sırrı; o zaman da bir noktada Allah’a ulaşırsın. Allah’a cem’ül-cem olursun.

İşte Evliyaullahlar böyledir. Cem’ül-cem olmuşlardır. Ondan sonra da cem’den farka gelmişlerdir. Ondan sonra vekil-i Mustafa olmuşlardır.

Ne yaparlar? Bunlar da insanlara hizmet verirler. Bunlar da insanları, kulları vasıl-ı Resulullah ederler, vasıl-ı Allah ederler.

Yani veliler arada bir vasıtadır. Hazreti Resulullah’a bizi makbul ümmet ederler ve bizi ona dâhil ederler. Nur-u nübüvvete bizi dâhil ederler. Nur-u nübüvvet de bizi zaten vasıl eder, dâhil eder.

Elhamdülillah çok şükür, bin şükür. Bunlar bize şimdi hikâye gelmesin. Bunlar haktır, hakikattir. İnanalım, iman edelim. Ama kapısını bekleyelim.

İnsanlar sabrıyla sebatı ile her şeye ulaşıyor. Burada da sabır sebat lazım, sa’y lazım.

Hakk talibi nasıl olacakmış?

Talip sa’yında doğan kuşu gibi olacak. O zaman bize ne lazım? Zaten Cenâb-ı Hakk ne emrettiyse, namazımız, orucumuz, abdes-

timiz bunlar bir defa şeriatımız olacak. Bir de tarikattaki hizmetlerimiz, çok azimli çok istekli kılmamız lazım.

Doğan isminde bir kuş var, o çok süratli. Onun önünden hiçbir canlı kurtulamıyor. Bir avı gördüğü zaman onu alır, kurtulamazmış. Onun süratinden çok süratli olduğu için hiçbir şey onun elinden kurtulamıyor.

Sa’yında doğan gibi olacakmış. Sebâtında kelp gibi olacakmış, affedersiniz.

Cenâb-ı Hakk kelpte de bir hassa halk etmiş. Murdar pis hayvan ama onda da bir hassa var. Her kötüde Cenâb-ı Hakk bir hassa halk etmiştir. Cenâb-ı Hakk ne kadar çirkin olursa olsun, onda da bir hassa, onda da bir maharet bir marifet halk etmiştir.

Kelpteki hassa ne? Kelp de ağasının kapısını bekliyor. Aç da kalsa bırakıp gitmiyor.

Ağasının kapısını bırakıp gidene salakana denilir, sevilmiyor ona kıymet verilmiyor. Ama esas hakiki köpek, ağasının kapısını bekleyendir. Aç da kalsa bekliyor, gitmiyor. Ona bir üstühân, bir kemik parçası atılırsa kemirir durur. Atmazsa yine orada aç bekler, durur, gitmiyor.

İşte talip buymuş, mürit böyle olacakmış. Sa’yında doğan gibi, sebâtında kelp gibi.

Benim şu kadar dersim var, şu kadar hizmetim var. Şu kadar senedir ben bir şey görmedim, bir şey göstermedi, bir şey vermediler bir şeyden haberim yok demeyeceksin.

Sabr eyle gönül

Hüsn ilinin bâbı açıktır

İhsânı da çoktur

Sen o kapıyı bekle o kapı sana bir gün açılacak. Yeter ki bekleyici ol, bekle, bir tarafa gitme.

Onun için Allah’a şükür, elhamdülillah, hamdolsun, şükrolsun. Çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Yolumuz bizim büyük yol, yolumuz kolay yol, yolumuz kısa yol.

 

Tarikimiz tarik-i Nakşibendi

Kamu ehl-i tarikin serbülendi

Girenler hab-ı gafletten uyandı

(…)

Tarik-i Nakşibendi hak yoludur

Ona dâhil olan cümle velidir

Nakşibendi Efendimiz: “Biz sair tarikatların nihayetteki kârını, biz başlangıca bidayete getirdik.” buyuruyor.

Nedir bu? Sair tarikatlar bütün çalışıyorlar en sonunda Lafza-yı Celal’e geliyorlar. Yani Allah aşkına dûçâr oluyorlar, düşüyorlar.

Hâlbuki bizim tarikatımızda daha başlangıçta sana Allah aşkını veriyorlar. Sen yeter ki onu muhafaza et, söndürme.

Bak ne buyruluyor:

Kamu uşşâkı mest eyler yüzü şems ü dûhadır pir

Uşşak Allah’ı sevenler, Resulullah’ı sevenler, Mürşidi sevenler, Meşayihi sevenler. Meşayihi seven zaten Resulullah’ı da sever, Allah’ı da sever. Meşayihi sevmeyen Resulullah’ı da sevmez, Allah’ı da sevemez.

Cenâb-ı Hakk’ın emri de öyle: “Beni sevin, sevdiklerimi de sevin.6” buyuruyor. Allah’ın emri böyledir. “Beni sevdiklerimle seversiniz.

Beni sevin, sevdiklerimi sevin, kullarıma da sevdirin” Bak bu emir doğrudan doğruya meşayihedir.

Sen, ben niye kimseyi sevdiremiyoruz? Meşayihler ne ediyor? Kulları Allah’a, Allah’ı kullara sevdiriyor.

Meşayih işte kul ile Allah arasında vasıtadır.

Meşayihin iki ciheti vardır: Zahiri var, bâtını vardır. Zahiri; cesedi, cismi, şeriatıdır. Bâtını da ruhudur.

 

Canım bizim de ruhumuz var. Bizim ruhumuz bir kafesteki kapalı kuş gibidir. Onların ruhu o kafesten çıkmıştır.

Bular ruh-u musaffadır ki “cem’ül cem”e varmışlar

Cemi’den farka gelmişler…

Öyleyse onların ruhu Evliyaullah’ın ruhu kafeste kapalı bir kuş gibi değildir. Ama bizim ruhumuz kafeste cesedimiz onu kapatmıştır. Onlarınki niye kapatmıyor? Onları Allah kapatmamış, onlara öyle bir yetki vermiş ki artık ruhları salahiyet sahibi olmuş, yetki sahibi olmuş. Onların ruhları nefsin esaretinden kurtulmuş. Bizim ruhumuz ise nefsin esaretindedir. Onun için kafeste kapalı bir kuş gibidir.

Muhittin Arabi Hazretleri’ni hapsettiler. Müridi onu zindanda görmeye ziyaretine gitti. Fakat şeyh efendisini görmeye gittiğinde üç şeyi ondan öğreneceğim diyor. Hakkikat, kanaat ve sabır’ı öğreneceğim.

Şeyh efendisi ellerini açıyor bir dua ediyor bir maide, gaipten buharlı sıcak bir yemek geliyor.

  • Ye oğlum, diyor, sürüyor önüne.
  • Efendim beraber
  • Ben bunu senin için istedim oğlum,

Kendisi dağarcığında bir hafta, on günlük kurumuş arpa ekmeğini çıkarıyor. Bir tasın içinde suya koyuyor, yumuşasın da yiyebilsin diye.

  • Bak Cenâb-ı Hakk bana bunu rızk olarak vermiş, ben buna kanaat Ben bunu senin için istedim. Sen ye, diyor.

Müridine o buharlı yemeği yediriyor, kendisi yemiyor.

Ezan okunuyor. Vakit oluyor, namaz kılacaklar. Hemen duvara bir işaret ediyor, duvardan bir kapı açılıyor.

  • Oğlum, git camiye namazını kıl.
  • Efendim beraber
  • Yok, bu kapıyı ben senin için açtım, git Sen ki geldin hakikat, kanaati öğrenmeye. İşte hakikat, kanaat buydu. Cenâb-ı Hakk bana her istediğim zaman buharlı sıcak, etli, tatlı, sütlü her ne

istersem veriyor, gönderiyor. Cennet taamı geliyor, ben istemiyorum. Bu kuru arpa ekmeğine razı oluyorum, kanaat ediyorum. Beni buraya hapsetmişler. Onlar zannediyor beni buraya hapsetmişler. Hâlbuki ben her zaman için duvardan yol açılıyor. Beni bir şey hapsetmez, kapatmaz. Duvar bak açıldı, çıkmıyorum, gitmiyorum. Yine burada sabredip bekliyorum.

Onun için:

Olârın ruhlarının yok kararı

Dolanırlar zemîni âsumânı

Evliyaullah’ın ruhu sadece cesedinde kapalı değildir. İşte kafesten boşanmış bir kuş gibi her tarafı gezer, her tarafa gider, çıkar, dolanır.

Kabirde de kapalı olmaz, kapalı değildir. Onlar ölürler ama onların cesetleri gözden pinhan olur. Onların ruhları zaten hay’dır.

İşte Allah’a şükür, Elhamdülillah, Nakşibendi Efendimiz öyle buyuruyor: “Sair tarikatların nihayet kârını biz bidayete getirdik.” Yani burada bizim anlayacağımız sair tarikatlar esma nuru, sıfat nurundan geçmedikten sonra zat nuruna gelemiyorlar. Onlar nefis yoluyla ilerliyorlar, gidiyorlar. Bütün nefsanî arzularından geçmedikten sonra onların kalplerinde aşk tecelli etmiyor, aşka dûçâr olmuyorlar.

Ama bizimki öyle değil. Bizimkinde bidayette sana bir aşk verirler, kalbine Allah sevgisi verirler. Ama şart olan o sevgiyi muhafaza edeceksin.

Neyle muhafaza edeceksin? O senin sevginle muhafaza edeceksin. Mesela, yanan bir mum ışığını üfürdün mü söner değil mi? Su attın mı söner.

Bu nispetin, bu muhabbetin zıddı da nedir? Gadaptır, hırstır, bir de kindir.

Eğer gadabını yendiysen, hırsın olmadıysa, bir de kimseye kin tutmadıysan her şeyi bağışlayıcı olduysan senin nispetin sönmez büyür. Senin muhabbetin artar, çoğalır, büyür büyür ne zamanki kalbini doldurursa işte o zaman ne oldun?

O zaman artık daha dünyadan da geçtin, ahiretten de geçtin, cisminden de canından da geçtin. Hepsinden geçtin, hepsini kalbinden attın.

Ebterim gönülden evladım yoktur

Yuvasız bir kuşum biladım yoktur

Evlat, aile, mal, makam sevgisi hepsini kalbinden atıyorsun, bunlar çıkıyor. Çıkaran ne? Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, Meşayih sevgisi, fark etmez.

Onun için işte sende kin olmayacak, hırsın, gadabın olmayacak.

Hiç kimseye gadaplanmayacaksın. Değil ki aile efradın çocuğun, kimseye de değil bir hayvanı dahi incitmeyeceksin. Gadabını yenmek için böyle hiddetin olmayacak.

Ondan sonra hırsın olmayacak. Bir de nefsin için menfaatçi olmayacaksın. Nefsin için hiçbir şeyi kendi nefsine layık görmeyeceksin. Her ne olursa olsun en evvel ihvan kardeşine veya komşuna veya akrabana layık göreceksin, ondan sonra kendine.

Bir de bağışlayıcı, affedici olacaksın, kinin olmayacak. Seni sevenle döven bir olacak. Bu beni sevdi okşadı, ben bunu seveyim. Yani sana iyilik yapanla kötülük yapan bir olacak. İyilik yaptı, seveyim. Kötülük yaptı; sevmeyim, kin tutayım olmayacak.

Bunlar efendim işte muhabbetin zıddıdır. Bunlar muhabbeti söndürür. Gadap, kin, bir de hırs.

Hırs u tamah, dünya sevgisi, mal sevgisi. Kin, gadap, hiddet yani insanlara kötülük yaptırır, bunlar olmayacak. Bunlar muhabbetin zıddıdır.

Zaten tarikatımızın en büyük ameli de tevazudur. Her kim ki tevazu ederse o terakki eder, yükselir.

Tevazu fetheder fettah bâbını

Tarikatımızın en büyük ameli tevazudur. Bak Cenâb-ı Hakk böyle buyuruyor: “Her kim ki Allah için alçalırsa, biz onu yükseltiriz. Her kim ki tekebbür sahibi olursa biz onun hakir ederiz.7

Bir insan davasına sahip olacak. İnsan inanmış olduğu bir davanın peşinde gider. Davasına inanmaz, laçka olursa o davanın peşinde gitmez. Laçkalıkla gevşeklikle de hiçbir şey elde olmaz.

İnsana sadakat yakışır görse de ikrah

Yani insanlar her şeye ciddi samimi olacak. Burada da ciddiyet istiyor. O zaman bizdeki ciddiyet nedir?

Heva-yı hevesten ayık olmadım

Asla bir amele faik olmadım

Esrar-ı pîrime layık olmadım

Heva-yı heves yani dünya arzularından, nefsanî arzulardan geçin. Bunlar sizi oyalar, nimetinizden mahrum eder. Bunlar sizin yolculuğunuzu başa vurdurmaz.

Heva-yı hevesten ayık olmadım

Asla bir amele faik olmadım

Yani nefsanî, hevaî arzularım beni bırakmadı ki amellerimi sağlam yapayım, işleyeyim. Amelimi de işleyemediğim gibi esrar-ı pîrime de layık olmadım.

Öyleyse burada şimdi ciddiyet lazımdır. Zaten Allah’a şükür zahir şeriatımız nedir? Namazımız, abdestimiz, orucumuz ne emredilmişse bunları yapmaktır.

Helal-haram, günah-sevap, hayır-şer bunları bildiğimiz kadar tatbik edeceğiz. Bilmiyoruz demeyeceksin, Allah seni inananlardan halk etmiş. Sen Müslüman beldesinde doğmuşsun. Müslüman anneden babadan gelmişsin. Az da olsa senin günahta sevapta, hayırda şerde bir bilgin var. Gördüğün var, gördüklerin var, işittiklerin var. Sen bunlarla amel etmen lazımdır.

Cenâb-ı Hakk’ın bize vaadi var. Buyuruyor ki: “Herkes bildiğinin âlimidir. Herkes bildiği ile amel ederse bilmediklerini biz ona öğretiriz.8” Burada iki anlam var: Anlamın birisi şudur: Sen bir günahı biliyorsun on tane günahın içinden bir tanesini biliyorsun.

 

O bir tanesinden kaçacaksın. O dokuz tanesine de rastladığın zaman bu günah mı sevap mı bilmiyorsun. Onu da öğrenirsin. O bir taneden kaçmak sana onları öğretecektir. Bu bir taneden kaçmazsan onları öğrenemezsin. Zaten o bir taneden kaçmıyorsun, onları sorup öğrenmezsin. O bir tane bildiğinden kaçarsan bilmediğini gider bilenden sorar öğrenirsin, ona göre işlersin. “Herkes bildiğinin âlimidir. Herkes bildiği ile amel ederse bilmediklerini biz Azimüşşan ona öğretiriz.” bunun bir anlamı budur.

Bir anlamı da şudur ki: Sen eğer bildiklerinle amel et bilmediklerini ledünni ilmi ile Cenâb-ı Hakk senin kalbine ilhamî bildirecek. Yeter ki inancın muhkem olsun. O bildiğinle amel et, inancın dâhilinde bildiklerini yaşa, tatbik et.

Burada şimdi bizim şeriatımız neyse amellerimizi yapacağız. Tarikattaki hizmetlerimiz neyse bunları da yapacağız, işleyeceğiz. Laçkalık olmayacak.

Bunlardan sonra mesela büyük amel bizim için tevazu olduğunu bileceğiz. Tevazu edeceğiz, herkesten kendimizi aşağı göreceğiz. Herkesten aşağı görecek ki tevazu alçalmış olsun. İşte Cenâb-ı Hakk “Her kim Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz.” buyuruyor.

Demek ki tarikatta büyük amel tevazudur.

Tarikatımızın büyük kerameti de “takva”dır. Hani keramet istiyorsun, takva yok, takva değiliz.

Takva nedir? Takva; korkmak, havf etmektir. Allah havfidir. Cenâb-ı Hakk: “Muttaki olun.9” buyuruyor. Muttaki olan kurtulacak, Muttaki olmayan kurtulamaz. Ama muttakinin kim olduğuna da Cenâb-ı Hakk işaret veriyor. Buyuruyor ki: “Sizin en çok muttaki olanınız, en çok Allah’tan korkan.

Demek ki tarikatımızın büyük ameli tevazudur. Ondan sonra keramet istiyorsan Allah korkusunu taşıman lazımdır.

Cenâb-ı Allah: “Ela inne evliyaellahi la havfun aleyhim velahüm  yahzenun10”  buyuruyor.  Bu  ayet  Evliyaullahların  hakkında

varit olmuş. Onlardaki havf neymiş? Yani onların havfi ben Allah’a karşı kusur işlerim, günah işlerim değil. İşte onlardaki havf ahva makamındadır. Onlarda bir makamdır. O makama ulaşmışlar o ayeti celile de onların hakkında varit olmuş, tecelli etmiş. Onlarda bir havf var. Ne havfi var? Onlardaki havf, ulaşmış oldukları bir makam, üzerlerine almış oldukları vazifenin, görevin havfidir.

Bizim de bir vazifemiz, görevimiz var. Biz de ahd-i misakımızda Cenâb-ı Hakk’a bela dedik. “Elestü bi Rabbiküm11” fermanına karşı biz bela dedik. O belayı geldik burada tekrar tazeledik. Nerede? İşte meşayih huzurunda istiğfar edip de elinden tutup “Sen, şeyh efendiliğe kabul ettin mi?” sorusuna, “Kabul ettim.” demekle o belayı, kabulü tazelemektir.

İkinci kere dünyaya doğup geliyorsun. Her bir günahından hepsinden kurtuluyorsun. Kul hakkı bile sende kalmıyor. İnanın bak, Şeyh Efendimiz’in sohbeti, büyüklerimizin bize emridir.

Ama bunu zahir ulemâ kabullenmesin, ne edelim? Onlar muhalefet ediyor, onlar çünkü anlayamıyorlar.

Âlimlerde bir esrar var, velilerde bir esrar var. Âlimler velilerin esrarını, ilmini bilemiyorlar. Onlar çünkü satırdan okumuşlar. Ama Evliyaullah kalbinden okuyor. Evliyaullah’ın hocası Allah’tır, Ledünni ilmi öyledir.

Ledünni ilmini okuyorsa hocası Allah’tır. Müzakerecisi de Resulullah.

Onun için demek ki tarikatımızın büyük ameli tevazudur. Eğer keramet istiyorsanız, keramet de insanlarda bir varlıktır. Kerametten de geçmek lazım. Büyük keramet insanlarda Allah havfi, Resulullah’ın havfi, Meşayihinin havfidir.

Acaba benim Meşayihime layık olmayan bir halim var mı? Acaba benim yemem, içmem, almam, vermem, ibadetlerim, amelim, sözüm, hareketlerim şeyhime uyuyor mu? Bak bunun havfini çekin. İşte keramet istiyorsanız budur.

Tarikatta kemâlât mahviyettir, yokluktur. Keramet kemâlât değil. Kemâlât yokluktur. Her kim ki yokluğa düştü kemâle ulaştı.

Âşık imdi varlığın ver yokluğa

Yokluk içinde sana varlık doğa

Allah’ın sıfatları bir kulda tecelli ederse işte kemâlât budur. Ama Allah’ın sıfatları kimde tecelli eder? Mahviyete düşen, varlığından kurtulanda tecelli eder.

İlim de varlık, amel de varlık. Efendim, onun sa’yı, ameli neyi varsa her şeyi varlıktır. Ben ettim, ben okudum, ben şu ameli yaptım, ben şu keramete ulaştım, sa’yı da varlıktır.

Bunlardan kurtulmadıktan sonra kemâlâta ulaşamıyor. Demek ki kemâlât nerede? Mahviyette, yokluktadır.

En büyük kemâlât mahviyettir.

En büyük keramet, havf takva olmaktır. En büyük amel, bizim için tevazudur.


1   Ra’d, 13/28.
2   Zümer, 39/71.
3   Zümer, 39/73.
4   Nûr, 24/37.
5   Ömer Dağıstani, Fetvalar, S.149.
6   Âl-i İmrân, 3/31.
7   Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis-i Şerif) 397.
8   Camiül-ûlum vel Hikem, c. 1, s. 342.
9   Bakara, 2/2, Duhan, 44/51.
10 Yûnus, 10/62.
11  A’râf, 7/172. 

“Evliyaullahlar ‘Cem’ül-Cem’dir’,onlarda tefrika yoktur, gayrilik müritlerdedir”

11.8.1989 / Demetevler

Allah, muhabbetinizi arttırsın. Cenâb-ı Hakk sonunuzu hayır getirsin, sonumuzu hayır getirsin. Allah, çok hayırlı uzun ömürler ihsan etsin. O uzun ömrünüzle beraber muhabbetinizi de Cenâb-ı Hakk arttırsın, muhabbetinizi de muhafaza etsin.

Allah’a şükür, elhamdülillah insanlarda muhabbet büyük nimettir. İnsanlardaki muhabbet Allah’ın büyük ihsanıdır. Çünkü öyle:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Allah’a şükür, Allah bizi Müslüman halk etmiş. İnananlardan, ümmet-i Muhammed’den bizi halk etmiş. Peygamberimiz’in hakkında Cenâb-ı Hakk; “Levlake levlak lema halaktul eflak1“ buyuruyor. “Habibim, seni halk etmeseydim bu eflâkları, felekleri, varlıkları halk etmeyecektim.” Süleyman Çelebi Hazretleri öyle buyuruyor ya:

Pes Muhammed’dir bu varlığa sebep

Sıdk ile anın rızâsın kıl talep

Ama onun rızasını sıdk ile talep etmek, yani sünnetlerine sımsıkı sarılmak lazım. Sünnetlerini işlemek lazım ki onun rızasını da talep etmiş olalım. Kuru kuruya talep olur mu?

Cenâb-ı Hakk: “Talebena vecedena” “Kulum iste vereyim.” diyor. Ama bunu istemek; sa’y etmek, çalışmak, tefennün yapmaktır.

Onun için burada Allah’a şükür, Cenâb-ı Hakk işte bizi sevgili habibine ümmet etmiş. Eğer onu seversek ehl-i muhabbet oluyoruz. Onu sevmezsek biz, ehl-i muhabbet sayılmayız. İşte onun için:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Ehl-i muhabbet demek, Allah’ı sevmektir.

Niye sevmeyelim? Bizi yoktan var etmiş. Bize rızık veriyor, sıhhat veriyor. Bize aza varlıklarını vermiş, sayısız nimetler vermiş. Acaba bizim kulluğumuz, onun bize vermiş olduğu nimetlerin en ufağının karşılığı mıdır? Değildir.

Diğer vücut nimetleri olsun, sağlığımız, gerekse gıda nimetlerinden, dünyada bütün her çeşit nimetlerden faydalanıyoruz.

Ahirette bize daha büyük nimetleri olacak, daha büyük ihsanları olacaktır. Cenâb-ı Hakk, eğer kulluğumuzu bilirsek, kulluğumuzu yaparsak bize cemalini de gösterecek. Onun için kelâmda:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhabbetten maksat, Muhabbetten Muhammed meydana geldi, hâsıl oldu, ama,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl

Muhammed’i sevmeyenler de ehl-i muhabbet değiller. Muhammed’i sevmeyenler, Allah’ı da sevemezler. Cenâb-ı Hakk diyor ki: “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez. 2” Bir de buyruluyor ki:

Muhabbetten murat ancak Muhammed hâsıl olmaktır

Muhammed’den murat şahım visale vasıl olmaktır

Muhabbetten murat Peygamber Efendimiz’i elde etmektir, diyor. Ona ulaşmaktır, onu sevmektir, onu bulmaktır, ona ümmet olmaktır. Onun nur-ı nübüvvetini görmektir. Evet,

Muhabbetten murat ancak Muhammed hâsıl olmaktır

Muhammed’den murat…

Muhabbetten maksat nedir? Muhabbetten maksat Peygamber Efendimiz’in nur-ı nübüvveti sende tecelli etmesidir. Peygamber Efendimiz’in nur-ı nübüvveti sende tecelli ederse seni visale ulaştırır.

Visal nedir? Visal de vuslattır. Vuslat nedir? Vuslat da ruhumuz Rabbısı’na âşıktır. Çünkü ruh oradan gelmiş, oraya ulaşmak ister. Ruh başka bir şey istemez. İnsanlarda nefis var, ruh var.

Nefsin çok arzuları vardır. Nefsin bitmez tükenmez arzuları vardır. Ama ruhun bir tane arzusu vardır. O arzusu nedir?

Canım demem ben bu tendeki cana

Eğer vasıl eylemezsen canâna

Ahir bu dert beni eyler divane

Derman için sen Lokman’a gelmişim

Lokman burada kimdir? Derman nedir? Bunları arayalım ve bulalım.

Lokman meşayih; derman da vuslat, ulaşmaktır. Dert de neymiş? Ayrılık.

Bizim ruhumuz çok ulvî bir âlemden, Allah’tan ayrıldı geldi, derdimiz budur.

Dermanımız da vuslat, oraya uçmak, ulaşmaktır.

Hayat iksirinin Lokman’ı geldi

Meşayih, Evliyaullah maneviyat doktorudur. Hani silsilemizde Şeyh Efendimiz’in elkabında “Sertabib-i âşıkan”dır okuyoruz. “Ve ilâ rûhi sultânil evliyâ ve bi mahremi sırrı esrârı enbiyâ, câmiil kemâlâtis sûriyyeti vel mâneviyyeti eşşeyhul ekber ve kutbu’laktab

Zahirde cismiyle şeriatı tamamen yaşamış ve kemâlatı elde etmiş. Vücudun nezafeti, kıymeti, özelliği, kutsiyeti şeriatla oluyor.

Câmiil kemâlâtis sûriyyeti vel mâneviyyeti” yani zahiren ve bâtınen bütün kemâlatı kendisinde cem etmiş. “Eşşeyhül ekber ve kutbu’l-aktab, Mevlâyî, mevlâyî, mevlâyî…” Bu elkâbları okuyoruz.

Ve ilâ rûhi sultânil evliyâ” Amenna, hiç şüphe yok evliyaların sultanıdır.

Bu evliyaların sultanı denilince, Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nden, Nakşibendî Efendimiz’den de daha mı yüksek? Onu biz bilemeyiz de yalnız her mürit kendi meşayihini ne kadar büyük görürse o kadar feyiz alabiliyor.

Fakat her asrın bir Abdülkadir Geylani’si, bir Nakşibendî’si vardır.

Mademki Nakşibendî Efendimiz büyük bir makam, bir rütbe elde etmişse o makam boş mu kalmış?

O makama her asırda bir ulaşan vardır, boş kalmaz. Niye buyuruyor ki:

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şah-ı Nakşibendî ser hünkâr iken

Seyyid Taha Sıbgatullah var iken

Gabe gavseyne dek seyranımız var

Öyleyse demek ki her asırda o rütbeye, makama, yetkiye ve o salâhiyete ulaşan birisi vardır, eksik değildir.

Herhangi bir tarikat mensubu, müridi, bu benim şeyhimdir demekle galat -yanılmaolmaz. Çünkü tarikatın bu bir adabıdır, şartıdır.

Tarikatın şartları nedir? Muhabbet, ihlâs, adap, teslim.

Bunlar olmazsa bir mürit tarikatı anlamış, yaşamış değildir. İsterse onun meşayihi vaktin kutbu olmasın, vaktin kutbu gibi meşayihini bilirse vaktin kutbundan ona feyiz gelir.

Evliyaullahlar “Cem’ül-cem”dir, onlarda tefrika yoktur, gayrilik müritlerdedir.

Onlarda ayrılık, gayrilik yoktur, hep bir noktada birleşmişler.

Cem’ül cem olmak yani bir yerde, Allah’ta birleşmişler. Onun için onlarda tefrika yoktur.

Mesela bak, bizim tarikatımız zaten askeriyedir. Hani askeriyede rütbeliler, subaylar var değil mi?

Mesela, bir bölük komutanının maiyeti ancak o bölüğün erleridir. Başka bir bölük komutanı o erlerin kumandanı olamaz.

Her ne kadar olamaz ama başka bir subay geldiği zaman ona ta’zimini yapmayacak mı? Yapacaktır ama onun kumandanı değildir. Kumandanı kimdir? Kendi bölük komutanıdır.

Mesela, bir taburun dört tane bölüğü var. Her bölüğün yüzbaşısı kendi bölüğünün kumandanıdır, erlerinin kumandanıdır. Ama tabur komutanı hepsinin kumandanıdır.

Bir alayın dört tane taburu vardır. Her alay kumandanı, kendi taburunun kumandanıdır. Kendi taburunun erleri de onun erleridir; subayları, onun maiyetidir.

Fakat tümen komutanı alayın subaylarının ve erlerinin de kumandanıdır, gittikçe böyle büyüyor.

Öyleyse demek ki bu Evliyaullahlar’da, meşayihlerde böyledir. Meşayihlerde tebliğ memuru var, irşat memuru var, gavs var, kutup var.

Tebliğ memurlarının belki yetkisi yoktur. Bir tebliğ memuru tarikatı neşretmiş, gezmiş, dolanmış ve ders vermiş. Müritleri isterse çok ırakta olsun, o müritlerinden haberdar olamıyorsa onun aslı vardır.

Onun meşayihi asıldır. Çünkü vekilin vekili olamaz, ancak asılın vekili olur. Bir meşayih; vekil halife tayin etmişse o vekil halife, bir daha vekil halife tayin edemez.

Onun için meşayih içerisinde tebliğ memurları var. Güruh-ı evliyadan bu arz üzerinde hizmet görenlerden her yerde bilinen, görülen, duyulan hangi tarikattan olursa olsun, Kadirî’den Rufaî’den, Nakşî’den olsun, o tarikatın tebliğ memuru vardır, irşat memuru vardır.

Tebliğ memuru tebliğ eder, bir müride dersini verir. Mürit o tebliğ memurundan almış olduğu dersini yaparsa feyzini de alabilir, terakkisini de yapar. Makam mevki de ihrâz eder, terakki eder.

Yalnız müridin terakkisine tebliğ memuru vesile olamıyorsa, yani bir müride makam ona ihrâz edemiyorsa, uğramış olduğu bir halden geçiremiyorsa, o tebliğ memurunun aslı vardır, o yapar.

Mesela, diyelim bir kaza kaymakamı başka birisini vekil tayin eder. Vekil, kaymakam kadar yetkili olur mu? Yetkili değildir. Ama kaymakam onu vekil tayin ettiği için kaymakama yapılan hürmet, hizmet, kaymakamın salahiyeti olduğu için ona yapılır.

İşte tebliğ memurları vardır, irşat memurları vardır. Fakat gavs vardır, kutup vardır.

Tebliğ memuru çok olabilir, irşat memuru da çok olabilir. Fakat gavs bir tanedir, kutbu’l-aktab da bir tanedir. Bunların da yeri boş kalmaz. Muhakkak bunların yeri de doludur. Her asırda bunlar mevcuttur.

O zaman demek ki bizlere ne lazım? Tarikatın dört şartından bir tanesi de ihlâstır. İhlâs da mürit meşayihini büyük görecektir, isterse büyük olmasın. Kendi meşayihini vaktin kutbu olarak bilirse işte o ona göre terakki eder. Ona göre feyiz alır, ona göre muhabbet gelir.

Muhabbettir insanları terakki ettiren; çünkü muhabbetle yapılan âmelde de varlık olmaz, riya olmaz. O âmel sağlamdır, sıhhatlidir. Niye buyruluyor ki:

Gel ey sofu kıl insafı

Kıla gör Hubbulillahı

Diyor ki ey sofu insaf et, sen bu ibadetleri cennet için mi yapıyorsun? Hubbulillah, Allah’ı sevdiğin için yap Allah’tan hiçbir şey isteme. O ganidir, o ağadır, o çok zengindir, o bonkördür. Seni ihya u âbad eder.

İşte onun için burada karşılıklı yapılan ibadetle karşılıksız yapılan ibadet bir değildir, çok farklıdır.

Misal verilecek olursa çok zengin bir ağayı düşündüğümüz zaman. Çok zengin, malı tükenecek, bitecek gibi biri değil. Fakat iki kimse gitse ona hizmet görse. Ağa dese ki şu hizmeti görün. O da dese ki ben bu hizmeti şu fiyata görürüm. O hizmetini, işini görür. Ağadır onun hakkına tecavüz etmez. Kesimi, ücreti neyse kesimini verir, belki fazlasıyla da ona verir.

Ama birisine de sen de şu hizmeti git gör sana ne vereceğim, kaç kuruşa yapacaksın, neye göreceksin bu işi dediği zaman; “Ha-

yır, efendim ben sana ücretle çalışmam. Ben seni çok sevdiğim için çalışmış olduğum bir şeyden senden para istemiyorum. Ben seni sevdiğim için sana canımı da feda etmişim” derse o ağa ondan daha varlığını esirger mi? Ona ücret vermez, varlığını verir.

Der ki gel ben zaten senin gibisini arıyordum. Gel bu malımın üzerine kon da ye ve yedir. Öyle olmaz mı zahirde?

Bu bir kul ağa iken bunu yaparsa Cenâb-ı Hakk bunu yapmaz mı? Cenâb-ı Hakk’ın bize emri, “Fe emmel yetime felâ tekhar ve emmessâile felâ tenhar” “Yetimlere, fakirlere, saillere ihsanda bulunun.3

Yani fakirlerin fakirliğini giderin. Yetimlerin yetim olduğu bilinmesin, öyle ki kendi evlatlarınız gibi.

Peygamber Efendimiz öyle yapıyormuş. Bayram geldiğinde o yetimlerin hepsini topluyormuş. Sanki yetimlerin babasıymış gibi onlara bayramlık kaftanlar alıyormuş, onları sevindiriyormuş.

Cenâb-ı Hakk’ın bize böyle bir emri varsa biz de Allah’ın sâili olduğumuzu bilirsek, Allah bize ihsanını etmez mi? Eder, amenna. Cenâb-ı Hakk nihayetsiz lütuflar, sonsuz ihsanlar bize yapar.

Çünkü Allah’ın hazinesinde serveti, malı, varlığı bitmez tükenmez, kullarınki gibi değil, Cenâb-ı Hakk’ın hazinelerinden asla bir şey eksilmez.

Bakın bizim inancımızda bütün insanlar, cinler, melekler dâhil hepsinin ayrı ayrı Allah’tan istekleri olsa, hepsinin isteklerini Cenâb-ı Hakk o anda yerine getirir, amenna ve saddakna. Allah’ın bir şeyi eksilir mi? Eksilmez.

Cenâb-ı Hakk Âlim ve Kadir’dir. Âlim, her şey ona ayan, biliyor. Kadir, her şeye gücü yeter. Âlimse bu kadar insanların hepsinin ayrı ayrı isteği olsa bilir. Kadir ise hepsinin isteğini yerine getirebilir, amenna. O’nun kullarına vereceği ikram, edeceği ihsan için zaman ve işlem istemiyor.

Bir kulun bir şeyi yapması için onda bir işlem var ve zaman lazım ki onu işleyebilsin, yapsın ve meydana getirsin.

Ama Allah’ınki böyle değil. Allah’ınki emirdir: “Ol” dur.

Zaten “Kün” emriyle bütün dünyalar, ahiretler, varlıklar bütün ins cin, bütün varlıklar “Kün” emriyle meydana geldi:

Kün fekan emriyle döner bir dolap

Öğüdür âlemi misli âsiyap

İnceden incedir olunmaz hesap

Çok hikmet var kün fekandan içeru

Bu böyle, yalnız âşık ne buyuruyor?

Kün fekanın sırrına ermek ne hacet bizlere

Aşka ermektir muradım nam u nişan istemem

Âşık da böyle buyuruyor.

Kün fekan ne demek? Allah “Kün” emriyle her şeyi var etti, “Feyekün” emriyle de yok edecek.

Kün” emri de Kur’an-ı Kerim’de, “feyekün” de Kur’an-ı Kerim’de âyettir.

Fakat “kün” ile “feyekün” arasında Cenâb-ı Hakk’ın kuvvetlerini, kudretlerini, hikmetlerini, âzametlerini ancak âlim olanlar biliyorlar.

Bir ilim sahibi var ki ilmin merkezine dalmış, ilmin noktasını okumuş; bu ilimlerden, bilimlerden hepsinden geçmiş. Onun için buyuruyor ki:

Kün fekanın sırrına ermek ne hacet bizlere

Aşka ermektir muradım nam u nişan istemem

Hazreti Ali Efendimiz’in hakkında Peygamber Efendimiz buyuruyor, “Ene medînetü'l-ilm ve Aliyyün bâbuhâ” “İlmin şehri benim, kapısı Ali. 4

Mesela bu Ankara şehrinin daha evvelce bir kalesi varmış. Bu şehre bir kapıdan giriliyormuş. Veyahut da bir şehirde kapısı yok

ama bir yolla doğudan, batıdan gelen bir yolla bu şehre giriliyormuş. O da bir kapı sayılır.

Ashabın içerisinde Peygamber Efendimiz’den sonra en fazla âlim olan Hazreti Ali Efendimiz; ilmi üstün ve yüksek olandır.

Fakat Hazreti Ali Efendimiz ne buyuruyor? “İlim bir noktadır, cahiller onu çoğalttı.” Hâşâ, burada kendisini cahil mi ediyor? Hayır, o değil.

Onun için ilim bir noktadır. O nokta da Allah aşkıdır.

Kimin kalbinde Allah aşkı doğuyorsa, o ilmin noktasını okumuş oluyor, o bilmiş oluyor.

Fakat aşk öyle bir ilim ki, onun kalbinden diğer ilimleri siliyor. Ne kadar bilgiler, ilimler varsa onun kafasından, gönlünden aşk siliyor. Zaten onlar silinmese o doğmuyor, meydana gelmiyor.

Ledünni ilmi, kalp ilmi değil mi? Evet.

Zahir ilmi insanların kalbinden, gönlünden silinmedikten sonra ledünni ilmi onun kalbinden doğmaz.

Mevlana’yı düşünelim, o büyük bir âlimdi. Şems ona ne yaptı? Geldi, onun ilmini elinden aldı, dindon –şaşkınetti. Delilerin, sarhoşların, cahillerin yapmadığı işleri ona yaptırdı. İşte onu bir aşka, cereyana kaptırdı.

Bir insan cereyana kapıldığı zaman ne kadar güçlü olursa olsun onda daha irade olur mu? Olmaz. İşte aşk da insanları böyle ma’nevî bir cereyana kaptırır.

Aşktırır beni avare eyleyen

Aşktırır beni sergardan eyleyen

Aşktırır beni zarı zarı ağlatan

Aşk insanları gezdirir de, aşk insanları avare de eder. Yani dünyadan da soğutur. Daha onda yemek, içmek, çalışmak, kazanmak, harcamak isteği kalmaz. Aşk insanları zarı zarı ağlatır da.

Mecnun’a aşk ne yapmış? Yıllar boyu gece gündüz dağlarda inletmiş, ağlatmış, gezdirmiş.

Neticede ne olmuş? Bir Leyla’nın vasıtasıyla ona gelen aşk ile ne olmuş?

Bütün eşya ona Leyla görünmüş.

Düşünelim senin veya benim çok sevdiğimiz bir şey uzak bir yerde var. Onu aramak, bulmak için ne kadar sa’yımız gücümüz varsa sarf ederiz. İcabında onu elde etmek, ona ulaşmak için, yemekten, içmekten her şeyden de dûr (uzak) oluruz.

Fakat o sevdiğimiz yanımıza gelirse, etrafımızı sararsa ve etrafımızda hep o sevdiğimiz görünürse, daha onu aramaya ve ona gitmeye ihtiyaç kalır mı? Onun için:

Mecnun gibi dağdan dağa

Gezmek ne lazım âşığa

Gönlümde buldum yârimi

Kesrette yâri neyleyim

Âşık kim?

Mecnun gibi dağdan dağa

Gezmek ne lazım âşığa

Aşk ikidir: aşk-ı mecâzî, aşk-ı İlahî.

Mecnun’un Leyla’ya aşk-ı mecazdı. Sonra Leyla’nın yüzünden ona aşk-ı ilahî, yani Cenâb-ı Hakk’ın sıfat nuru göründü.

Mecnun onunla ta ki gece gündüz ağladı, sızladı artık her bir şeyden dûr oldu. Leyla’nın yüzünden görmüş olduğu o nuru, neticede onun aşk-ı mecâzı hakikate döndü. Aşk-ı mecâzdan, aşk-ı ilahiyeye çevrildi.

O zaman bak Cenâb-ı Hakk’ın nuru zerreden kübraya kadar ihata etmiştir, amenna.

Cenâb-ı Hakk, bu mükevvenatı ilmiyle ihata etmiştir. Cenâb-ı Hakk, bu mükevvenatı nuruyla ihata etmiştir.

Allah’ın esma nuru, sıfat nuru, zât nuru bütün bu mükevvenatlarda, cisimlerde, varlıklarda, taşlarda, ağaçlarda hepsini ihata etmiştir.

Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de ayet-i kerimesinde ne buyuruyor? “Tespih etmeyen hiçbir varlık yoktur.5” Sizin o cansız gördüğünüz taşlar da beni zikreder, buyuruyor.

Öyleyse kelâm-ı kibârda da:

Bilinmez âlemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmü ile dönen cihandır

Arif olanlara özge seyrandır

Kâmile her eşya olmuştur evrat

Bu insanlar içerisinde avam var, arif var, kâmil var efendim. Bu insanların içerisinde irade sahibi var, küllî iradeye dâhil olmuş var, değil mi?

Bir de -affedersinizinsanların içerisinde hayvanî sıfat var, beşerî sıfat var, melekî sıfat var.

Hayvanî sıfat olan kimler? İşte, ibadeti olmayanlar, Allah’a ve ahirete inancı olmayanlar, ahiret için çalışmayanlar, amel işlemeyenler.

Bunlar ne oluyorlar? Hayvanî sıfatta kalıyorlar. Eğer zaten öyle olmasa niye bunlar cehenneme gidiyorlar?

Cehennem hak mıdır? Evet, amenna haktır. Cehenneme inanmayan Müslüman olamaz. Cehenneme insanlar gidecek mi? Gidecekler. Niye bu insanlar bu cehenneme gidecek? Cenâb-ı Hakk, insanları cehennem için mi halk etmiş? Yok, hâşâ.

Hiç kuluna zulmeder mi Mevlâsı

Kulun çektiği kendi cezası

Ama senin eline irade-yi cüz’iyeyi vermiş.

Cenâb-ı Hakk, insanlara akıl vermiş, irade vermiş. Akıl vermiş ki bir insan kendi için yararlı ve zararlı olanı bilsin. Cenâb-ı Hakk irade de vermiş ki, kendisi için o yararlı olan şeyleri elde edebilsin.

İnsan çalışmadan bir varlık sahibi olabiliyor mu? Herhangi bir arzu etmiş olduğu, kendisi için yararlı olacak nimeti çalışmadan elde edebiliyor mu? Edemez.

Bu insan faydalı şeyleri elde etmek için bilerekten yapıyor da zararlı olan şeyleri de niye bilerekten işliyor?

Zararlı olanları bilerekten işlerse o zaman Allah kuluna zulmetmiş olur mu? Kul kendisine zulmetmiş oluyor.

Cenâb-ı Hakk’ın şerre rızası var mı? Yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın günaha rızası var mı? Yoktur. Harama rızası var mı? Yoktur.

Cenâb-ı Hakk, insanların rızkını halk ediyor. Ama kul iradesiyle rızkını helal ediyor, haram ediyor. Rızkını helal ediyorsa, o helal rızıktan dolayı yedikleri, içtikleri hep ona şefaatçidir.

Ama bu insanlar için halk edilen ne kadar nimetler varsa rızkını haram etmişse, o haram yedikleri, içtikleri hep ondan şikâyetçidir.

Bu nimet denilince neyi anlayacağız? Neden faydalanıyorsak o bizim için nimettir. Bilelim, bilmeyelim birçok faydalandığımız nimetler var ki bilemiyoruz, göremiyoruz.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor: “Sayısız nimetleri kulum için halk ettim.6

Bütün bu mükevvenatı Cenâb-ı Hakk kim için halk etti? Peygamber Efendimiz için.

Peygamber Efendimiz kimden geldi? İnsanlardan geldi. Cinlerden, meleklerden de gelmedi.

Öyleyse insanlar cinin de mafevkinde, meleğin de mafevkindedir. Ama hangi insan mafevkindedir? Allah’a kulluğunu eden, Peygamber’e ümmetliğini yapan insan, meleklerden de üstündür.

Onun için öyle efendiler, Allah’a şükür, elhamdülillah, Allah bizi insan halk etmiş. İnsan her şeyin mafevkidir.

Fakat hangi insan? Rabbısı’nı bilen, Rabbısı’na kulluk eden; Peygamberi’ni bilen, Peygamberi’ne tâbi olandır. Öbürleri insan değiller, insan kalmıyorlar.

Cenâb-ı Hakk insanları üç sınıf halk etmiş: ehl-i dünya, ehl-i ahiret, ehl-i huzur.

Ehl-i dünya kimler? Allah’ı tanımayan, Peygamber’i tanımayan, ahirete inanmayanlar ehl-i dünyadır. Hatta Allah’ı tanımayan, Allah’a inanmayan ehl-i küfürdür.

Fakat bir de Allah’a şirk koşuyorlar. Mecusiler, Hristiyanlar, İsevi’si, Musevi’si; kilisesi, ibadethaneleri olup ubudiyet yapanlar fakat onlar da Allah’a şirk koşuyorlar.

Mesela Hazreti İsa’ya tapınıyorlar. Bu nedir? Şirktir. Musa’ya tapınıyor. Bu nedir? Şirktir. Haç veyahut da putlar yapıp tapmak. Bunlar ehl-i şirktir.

Bir de Allah hiç yok diyenler. Bunlar da ehl-i küfürdür. Bunlar için zaten “ila cehenneme zümera7” buyrulmuştur.

Bir de inananların içerisinde tefrika var. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Ümmetim yetmiş üç fırka olacak, yetmiş ikisi fırka-i nâr, bir tanesi fırka-i nâcî. 8” Ümmeti kim? “Lailahe illallah Muhammedur Resulullah” diyen, zaten bunu demeyen ümmet olmuyor.

Öyleyse ümmetinin yetmiş üçte bir tanesi kurtulup cennete girecek. Mesela yetmiş üç binde bin tanesi kurtarıyor, yetmiş iki bini cehenneme gidiyor. Rakamı büyütelim, yetmiş üç milyonda bir milyonu cennete gidiyor, yetmiş iki milyonu “ila cehenneme…” cehenneme gidiyor.

Niye bunlar cehenneme gidiyor? Onlar sözünü söylüyor, özü yok. Sözü ne? “Lailahe illallah Muhammedur Resulullah” diyor ama bu söz dilinde, kalbinde tasdiki yok. Eğer tasdiki olsa, kalbi inansa icraatı olacaktır.

Bu ibadeti olmayanların hepsi kalpten inanmamışlar mı? İnanmışlar ama zayıf bir iman ile bu onları kurtarmaz. O zayıf iman sönebilir de sönmeye de mahkûmdur.

Peygamber Efendimiz bizi aydınlatıyor ve haber veriyor: “İmanı muhafaza eden ameldir.9” Amelsiz iman, rüzgâra karşı olan bir mumun ışığı gibidir. Rüzgâra karşı o mumun ışığının ne kuvveti olur? Işık durur mu, yaşar mı? Yaşamaz, söner.

Ama ameli olan bir iman da lüks lambası, cam muhafaza içerisine alınmış bir ışık gibidir. Öyle bir muhafazadır ki onu ne rüzgâr, ne yağmur, ne yağış hiçbir şey söndüremez.

Öyleyse iman nedir? İman, ikrar ile tasdik. İkrar, diliyle söyleyecek; tasdikse, kalbiyle inanacaktır.

Ama insanların dili kendini aldatır. Allah’ı aldatamaz. Niye? Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Biz insanların boyuna, soyuna, sözüne, güzelliğine hiçbir şeyine bakmayız; kalplerine nazar ederiz.10” Onun için öyleyse demek ki esas iman kalptedir. Allah kalbe nazar ediyor.

Sonra Cenâb-ı Hakk, biz kulumuzun amelini niyetine göre kabul ederiz: “İnnemel amalü binniyet.11” Bir de bu var. İnsanlar zamanımıza göre belki ameli de bir alet, bir sanat edinmiştir. O ameli dünya için, maddiyat için, menfaat için işliyordur. Kimse amelini niçin yapıyor, bilinmez. Onu da bilen Allah’tır.

Şimdi bu zamanımızda iman kimde, küfür kimde o da bilinmiyor. Eğer kıyafetine, yaşantısına, işine, makamına, mevkisine bakacak olursak belki bu kimse Müslüman değil diyebiliriz. Hani zahirde görünüşü Müslüman olarak da görünmüyor. Fakat o, sağlam bir iman sahibi olabilir. Onu biz bilemeyiz, onu Allah bilir.

Bir de var ki kendisini Müslüman, imanlı gösteriyor fakat içi küfür dolu. Onu da biz bilemeyiz, niye bu böyle oluyor? Müslüman çevrenin içerisinde o içi küfür dolu olan bir kimse maddiyattan, menfaatten dolayı ona bir makam verilsin, mevki verilsin, ticaret

etsin, insanlar onu saysın, sevsin, hürmet etsin, malı satılsın diye kendisini Müslüman gösteriyor.

Buradaki ise Müslümandır ve Müslümanlar için daha faydalı olayım diye amelini gizlemiş, kıyafeti ile sanki kendisini inanmayanlardan gibi gösteriyor.

Öbürü de aldatmak için amel işliyor. O da kendisini kurtarmak için ve Müslümanlar’a, insanlara, memleketine yararlı faydalı olmak için imanını gizliyor ve amelini göstermiyor. Bak bunlar şimdi zamanımızda var.

Onun için Cenâb-ı Hakk, insanları üç sınıf üzerine halk etmiş: ehl-i dünya, ehl-i ahiret, ehl-i huzur.

Ehl-i dünya, dünyayı sevenler. Sadece müşrikler mi dünyayı sever? Müslüman beldesinde doğmuş, Müslüman sülbünden gelmiş, ona Müslüman ismi koyulmuş ve Müslüman’ım diye de övünüyor, geçiniyor. Fakat dünyayı çok seviyor, dünyaperest olmuş. O da cehennemden kurtaramaz. İşte ehl-i nar onlardır. Her kim ki ehli dünyadır, o ehl-i nârdır. Dünyayı seviyorsa gideceği yer cehennemdir.

İşte onun için Peygamber Efendimiz “Ümmetim yetmiş üç fırka olacak, yetmiş iki tanesi fırka-i nar, bir tanesi fırka-i nâci” buyurmuş.

Ashap sormuşlar, Ya Resulullah, bu fırka-i nâci kim oluyor, hangisidir? Buyurmuş ki “Benim ve ashabımın izini izleyen fırka-i nâcidir. Kitap’a ve sünnetime sarılan fırka-i nâcidir. Kitap’tan, sünnetten ayrılan fırka-i nârdır. Benim ve ashabımın izini bırakıp izinden ayrılanlar fırka-i nârdır.

Düşünelim bu zamanımızda Kitap da icraat edilmiyor, sünnet de yok zaten. Niye? Sünnetlerin yerini bid’atlar almış.

Bid’at hangisi, sünnet hangisidir? Malumunuz sünnet, Peygamber Efendimiz’den görülenler ve ashaptan görülenlerdir.

Cenâb-ı Hakk kitap göndermiş, İslâm daha yeni geliyor, gelişiyor, büyüyor, o zamanda yemelerinden, içmelerinden, oturmalarından, kalkmalarından, konuşmalarından, almalarından, vermelerinden hepsini bir ölçüye, İslâmî ve Allah’ın emri hududuna göre,

Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gelecek şekilde yapmışlar. Ama bir de uydukları sünnetler var.

Sünnetler Peygamber Efendimiz’in yaşantısı, amelleri, işlemi, icraatıdır. Sünnette ashabın da payı var, sadece Peygamber Efendimiz’in yaşantısı değil.

Peygamber Efendimiz yapmış bir şey, herkes onu sünnet olarak kabullenmiş. Bir de var ki üç beş tane sahabe bir amel işlemişler, bir iş işlemişler. Bunu sormuşlar. Demişler ki: Ya Resulullah biz bu işi böyle yaptık. Peygamber Efendimiz “güzel yapmışsınız” demişse o da olmuş sünnet. Yok, “bu iyi değil, bunu terk edin” demişse, o sünnet olmamış.

Öyleyse şimdi İslâm’da bir kıyafet, bir de yaşantı var. Müslüman’ın yemesinde, içmesinde, almasında, vermesinde, oturmasında, kalkmasında, gezmesinde bütün bunlarda bir ölçü var. Ya Cenâb-ı Hakk Kur’an ile bildirmiş ya da Peygamber Efendimiz o sünneti kendisi işlemiş. Onda görülmüş bize sünnet olarak kalmış.

Şimdi Peygamber Efendimiz’den ve ashaptan sonra neler icat edilmişse bunların hepsi bid’at olmuştur.

Yalnız burada şimdi bid’atı da ulemâ ikiye ayırıyor: Bid’at-ı hasene, bid’at-ı seyyie diye.

Bid’at-ı hasene hayra doğru, sevaba yönelenler. Bid’at-ı seyyie ise günaha yakın olanlar, şerre kayanlardır. Şimdi biz burada bid’at-ı seyyie mi, bid’at-ı hasene mi olduğunu nereden bileceğiz? Ancak burada:

Bırak bu masiva ile hevayı

Pîr-i Sami gibi bul reh numayı

Delil eyle o zatı evliyayı

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Beka gülşanına göçmek dilersen

İşte ancak fırka-i nâci kim ve nasıl olduğu burada meydana çıkıyor. Peygamber Efendimiz, “Kitap’a ve sünnetime sarılanlar fırka-i nâcidir. Kitap’tan ve sünnetimden ayrılanlar fırka-i nârdır. Benim ve ashabımın izini izleyenler fırka-i nâci; benim ve ashabımın izinden kayanlar fırka-i nârdır.” buyuruyor.

Bunu biz nereden anlayacağız? Ancak şuradan anlarız; bizim bir önderimiz, delilimiz, Mürşidimiz var, ona Allah bildiriyor. Onun kalbine zuhurat, ilhami olarak Cenâb-ı Hakk doğduruyor, bildiriyor.

Öyleyse bid’at-ı hasene mi, bid’at-ı seyyie mi, hangisi olduğunu o biliyor, seçiyor. Onun işlediğini işleyeceğiz, işlemediğini işlemeyeceğiz. Zaten kelâmda da böyle:

Hazreti şeyhimden giymişim tacı

Ved duha yüzüdür, vel leyli saçı

Giymek isteyenler fırka-i tacı

Ziyaret eylesinler pîrlerimizi

Veyahut da:

Olmak isteyenler fırka-i nâci

Ziyaret eylesinler pîrlerimizi

Bakın “Hazreti şeyhimden giymişim tacı” Bu taç zikir tacıdır. Yoksa zahirde başına bir taç koyulmuyor. Şimdiye kadar hiçbir tarikatın mensubunun başına bu taç koyulmamış, örtülmemiş.

Ama bir taç var, o görünmüyor, bu nedir? Zikir tacı. Her kim ki bir meşayihe inanmış, ondan zikir almış ve ondan feyiz alıyor; feyiz demek meşayih vasıtasıyla Allah’ı seviyor, Allah’ı unutmuyor, Allah’ı zikrediyor, işte bu zikir tacıdır.

Hazreti şeyhimden giymişim tacı

Ved duha yüzüdür, vel leyli saçı

Olmak isteyenler fırka-i nâci

Ziyaret eylesinler pîrlerimizi

Demek ki kelâm-ı kibârda da,

Bırak bu masiva ile hevayı

Masiva dünya sevgisidir. Dünyayı seven bir kimse daima nefsanî arzularının peşinden koşar. Nefsanî arzular boştur, havadır, aldatıcıdır, onu diyor.

Bırak bu masiva ile hevayı

Ama kimler? Dünyayı sevmeyenler hevâyî arzularının, nefsanî arzularının peşinden koşmaz, peşine gitmez. Onlar ruhî arzusunun peşindedir.

İşte onun için ruhun tek bir arzusu var. O ruh Allah’tan gelmiş, Allah’a gitmek ister; başka bir şey istemez.

Nefsin çok arzuları, çok istekleri var. Bu nefsin arzuları, istekleri yerine gelince ruhun arzusu yerine gelmiyor, ruh mahzun kalıyor.

Mesela, et yiyen bir hayvana, otu versen yer mi? Otu yiyen bir hayvana et versen yer mi? Yemez.

Onun için ruhun da gıdası var, nefsin de gıdaları var. Nefsin gıdaları bütün yemek, içmek, gezmek, tozmak, zevk ve sefadır.

Ama ruhun gıdası nedir? Ruhun gıdası da ibadettir.

Zahirde öyle değil mi, bir insan aç kalırsa, fersiz olursa çalışabilir mi? Bir iş yapabilir mi? Gıdasını alacak, karnını doyuracak, susuzluğunu giderecek ki çalışsın. Gücü olsun, kuvveti olsun ki bir iş görebilsin.

Ruhun gıdası da ibadettir. Ruh ibadetle gelişiyor, ruh ibadetle büyüyor, ruh ibadetle yükseliyor, terakki ediyor.

Zaten Cenâb-ı Hakk buyurmuyor mu? “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır. 12

Savm u salât u hac ile sanma biter zahit işin

İnsanı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş

Savm, salât, hac, zekât biz bunlara borçlanmışız. Biz zaten bunlara borçluyuz. Hani beş vakit namazımız var, Allah bize farz kılmış. Biz buna ta ilm-i ezelîde borçlanmışız. Belâ demekle beraber borçlanmışız.

Ama Cenâb-ı Hakk niye burada nafile ibadet emrediyor? “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk insanları üç sınıf halk etmiş: ehl-i dünya, ehl-i ahiret, ehl-i huzur.

Ehl-i dünyaya ahireti haram kılmış. Yani dünyayı isteyene, dünya ile uğraşana, hep dünyaya çalışana ahiret haramdır.

İşte burada da her ne kadar bir insanın ibadeti varsa da o dünyayı seviyorsa, ibadetini dünya için işliyor. O da yine ehl-i dünyadır.

Ehl-i ahirete de dünyayı haram kılmış. Eğer bir insan ahireti seviyorsa, ahireti kazanmak istiyorsa, dünyayı sevmeyecek. Dünyayı seviyorsa ahireti sevemez; ahireti seviyorsa dünyayı sevemez.

Cenâb-ı Hakk’ın emri de böyle zaten: “Biz insanlarda bir tane kalp halk ettik, iki tane değil.13” İki tane kalp halk edilmedi ki birine dünyayı koysun, birine ahireti koysun. O bir tane kalbini de eğer dünyayla meşgul ederse orada ahiret yoktur. Ahiret ile meşgul ederse orada dünya yoktur.

Çünkü Cenâb-ı Hakk, her şeyi zıddiyetle halk etmiş. Mesela gece ile gündüzü düşünelim. Güneş bâtınca karanlık oluyor, gece oluyor. Fakat güneş doğunca karanlığı gideriyor.

Burada da insanların kalbinde eğer dünya olursa o kalp karanlıktır. Onun için Peygamber Efendimiz “Dünya mümin zindanıdır.14” Dünya müminin zindanı, kâfirlerin cennetidir.

Allah’a inandık, Allah’ın kitaplarına ayetlerine inandık, Hazreti Resullullah’ın hadislerine inandık. Mademki dünya müminin zindanıysa seni zindana koysunlar bakalım zindanda rahat edebiliyor musun? Sen iradenle zindana hiç gidip girer misin? Girsen de orada bir saniye durur musun?

Zindan deyince öyle bir zindan ki ağır cezalıları koydukları hücrelerdendir. Orada ışık yok, oturacak yer yok, efendim yatmak yok ayakta veyahut altında su varmış, suyun içerisine çöküp oturacak. İşte zindan demek budur. Zindan demek çok karanlık, zifiri karanlıktır.

Dünya müminin zindanıdır.” Bu dünya zindansa Müslüman daha dünyayı sever mi? Zindan sevilmez. Dünya, kâfirin cennetidir.

O zaman ehl-i dünya, ehl-i ahiret, ehl-i huzur. İşte dünya ehline ahireti haram kılmıştır. “Biz insanlarda bir tane kalp halk ettik, iki tane değil”, eğer o kalbini dünya ile meşgul ediyorsa ahiret orada yoktur, eğer ahiretle meşgul ediyorsa dünya orada yoktur.

Fakat bir de ehl-i huzur var. Ehl-i huzurun kalbinden dünya da çıkmış, ahiret de çıkmış. Dünyayı düşünmediği, sevmediği gibi cennete de arzusu yok.

Cenneti sevmediği değil; fakat cennete de arzusu yoktur. Onun için Yunus Emre:

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur

Divanda da buna benzer bir beyit var:

Cemâlin şemine müştak olanlar

Neder cennetteki ebrârı leyli

Senin cemalinin nuruna âşık olanlar cennetin varlığını, köşkünü, apartmanını, meyvesini, sebzesini efendim süsünü, mücevheratını istemez, diyor. Ehl-i huzur da böyledir.

Mevcut olan insanların içerisinde ehl-i dünya da var, ehl-i ahiret de var, ehl-i huzur da var. Ehl-i dünya, hayvanî sıfatta kaldığı için cehenneme gidiyor. Ehl-i ahiret de beşeri sıfattadır. Yani hayvanî sıfattan kurtarmış, beşer sıfatında, o da cennete gidiyor.

Evet, amenna ve saddakna, cennete de cehenneme de inandık, haktır. Cennet de dolacak, cehennem de dolacak. Fakat bir de ehl-i huzur var. Bunlar nereye gidiyorlar? Bunlar da cennete gidiyorlar ama cennetten de geçiyorlar.

Cennette çok üstün bir makam varmış: âlâ-yi illiyyin. Buraya cennetten geçiliyormuş. Bunlar kimdir? Ehl-i huzurdur, işte cennetten de geçiyorlar.

Terk-i dünya olan cehennemden kurtulur, cenneti kazanır. Terk-i ûkba cennetten de geçer.

Eğer terk-i ûkba olmaz cennetten geçemezse huzur sahibi olamıyor. Allah’ın cemâline zaten ulaşamıyor.

O zaman demek ki terk-i dünya, terk-i ûkba, terk-i cisim, terk-i can var.

Zahirde de ne var? Şeriat, tarikat, hakikat, marifet var.

Şeriat dünyanın bizim için geçici olduğunu bildiriyor. Sevmeyin dünyayı diyor. Severseniz dünya sizi aldatır. Dünyayı severseniz dünya size bulaşır, dünya sizi pis eder, mülevves eder. Pis olan bir şeyi temiz yere koymazlar. Cennet temiz yerdir. Pis olan bir şeyi, cennete koymazlar.

Ama bir şeyin bir pisliği var, ona pis bir şey bulaşmış ve hiçbir sabunla, yıkamakla, ilaçla pisliği gitmiyor. Neyle gider? Ateşe atarlar, ateş yakar, ateş onun pisliğini giderir. Demir paslandığı zaman demirin pasını hiçbir şey çıkarmaz, ancak ateş o pası yakıp çıkarıyor.

Demek ki ehl-i dünya, ehl-i nâr’dır. Ehl-i ahiret, ehl-i cennettir.

Ehl-i huzur da ehl-i cemâlullahtır.

Allah’ın cemâlini seyredenler, Allah’ın cemâlini kazananlar ehl-i huzurdur.

Bunlar nebiler, velilerdir. Ama veliler denilince hemen bu tarikat reisleri, meşayihler, ders verenler aklınıza gelmesin. Sadece bunlar ehl-i huzur değildir. Müritlerden de ehl-i huzur olan çok vardır; ama onlara hilafet verilmemiştir.

Ehl-i huzur ne demek? Her şeyden geçmiş, Allah’tan başka bir arzusu yoktur. Allah’ı da hiç unuttuğu yoktur. Allah ile beraber yiyor içiyor, Allah ile beraber alıyor, veriyor, konuşuyor, yatıyor, geziyor, tozuyor, Allah’tan ayrı değildir. Bak:

Mezuniyet olmuş Sıbgatullah’tan

Bekâbillah olmuş fenafillâhtan

Hiçbir nefes hali değil Allah’tan

Gezer dervişleri Pîr-i Tagi’nin

Bak Pîr-i Tagi’nin dervişleri bu nimete mazhar olmuşlar. Dervişleri, müritleri fenafillâh, bekâbillah olmuşlar. Hiçbir nefes de Allah’tan hâlî, ayrı değiller.

Demek ki sadece meşayih ehl-i huzur değildir. Ehl-i huzur denilince Allah’ı hiç unutmayan, Allah’tan başka daha terk-i dünya, terk-i ûkba, terk-i terk olmuş. Allah’tan başka daha hiçbir maksadı, hiçbir arzusu kalmamış sadece Allah’ı anıyor, Allah’ı zikrediyor, Allah’ı düşünüyor.

Onun için böyle efendiler, Cenâb-ı Hakk hepinizden razı olsun. Hepinizin aşkını, muhabbetini arttırsın. Cenâb-ı Hakk hiçbirinizi ehl-i dünya etmesin. Siz de dünyayı çok düşünmeyin. Çok hırs u tamahınız olmasın. Çok koşmayın, çok koşan düşer. Normal teşebbüssünüzü yapın. Normal helal rızık arayın.

Bakın rızkın helali de rızıktır, haramı da rızıktır. Allah halk eder. Cenâb-ı Hakk halk etmese, insan rızkını haram da olsa elde edemez, helal de olsa elde edemez. Bakın dikkat edin, kul kendi iradesinin katkısıyla haram ediyor.

Mesela ticaret helal, bir ticaretçi giyim eşyası, yiyim eşyası insanların ihtiyacı olan şeyleri burada yoksa başka memleketten getiriyor.  Buradakini  de  başka  memlekete  götürüp  satıyor.  Ticaret helal, şeriat ticarete bir sınır koymuş, kâr koymuş, bir ölçü koymuş.

Kârın yüzde şu kadarı helaldir, yüzde şu kadarını geçerse haramdır. Eğer bir insan kârında iki fiyat taşırsa helalini haram eder.

Senin, bir müşterin gelir bunun piyasadan haberi var, buna fazla söylemeyim dersin, ona fiyatı inersin. Başka bir müşteri geldi, bunun haberi yok, buna biraz fazla söyleyeyim gitsin dediysen bak işte malını haram ettin.

Bir de mal satıyorsun birinci, ikinci, üçüncü sınıf. Kalitesini bilene avara ikinci sınıf malı birinci sınıf diye veremezsin. Ona birinci sınıfı vereceksin. Ama bilmeyene ikinci sınıfı, birinci sınıf diye veriyorsan bu sefer helali haram ettin, anlaşıldı mı?

Şimdi Cenâb-ı Hakk, burada sana rızkı haram mı halk etti? Sen kendin rızkı haram ettin. Hepsi işte buna göre.

Evet, dünya için çok telaşeye düşmeyin. Yalnız şu vardır: Zengin olmayı düşünüyorsanız hırs u tamahtan kurtulamazsınız. Helal mal da elde edemezsiniz. Çünkü zengin olma hevesi, arzusu var ya o sizi şaşırtır, o sizi aldatır, o sizin malınıza muhakkak haram katar.

Fazla kazanacaksın ki zengin olabilesin. Fazla kazanmak için fazla koşacaksın, fazla çalışacaksın, fazla uğraşacaksın. İcabında ibadet saatlerini de kaçıracaksın, ibadetini de yapamayacaksın. Çünkü arzun fazla zengin olmak ve zengin olmak için çok çalışıyorsun.

Cenâb-ı Hakk, insanlar için yirmi dört saati üçe taksim etmiştir. Sekiz saat maişetiniz için çalışın, sekiz saat de ibadetinizi yapın, sekiz saat de istirahat edin.

Ama bu ibadet saatleri yerini buluyor mu? Sekiz saat ibadetini yapabiliyorlar mı? Yapmıyorlar.

Ama burada niyet var. Eğer bir Müslüman ibadetiyle ticaretini yaparsa, “ben ticaretimi kazanayım ihtiyacımı, açlığımı, çıplaklığımı aile efradımın bütün ihtiyacını gidereyim. Fazlası da olursa Allah rızası için harcayım” derse eğer o çalışmak da ne olur? İbadet sayılır ama ibadetini de yapacak.

Şimdi zamanımızda insanlar o kadar kendilerini aldatıyorlar ki sanki -hâşâ estağfurullahAllah bir şey bilmez. Allah’ı aldatmak isterler. Nasıl aldatmak isterler?

Diyor ki; ben efendim malımı hileli satmıyorum, fazlaya satmıyorum, kimseyi kandırmıyorum, kimseyi dolandırmıyorum, sağlam mal veriyorum, fiyatından fazla vermiyorum; benim kârım helal. Fakat o kimsede namaz yok, abdest yok. Böyle yapmakla onun kârı helal olabilir mi, İslâm’da böyle bir kaide yoktur.

Cenâb-ı Hakk sekiz saat ibadet emretmiş, sekiz saat ibadetini yap da sekiz saat de ticaretini yap. O zaman işte helal oluyor. İbadetsiz ticaretin senin helal olamaz.

Ama bu sekiz saat ibadeti de biz yapamıyoruz. Yalnız büyüklerimizin emri, sekiz saat ibadet demek bir Müslüman beş vakit namazını kılıyorsa o namaz vakitleri ibadet saati sayılıyor. İsterse bir saat sürmesin.

Öğle namazını kılacak. Hangi saate uğramış? Saat on ikide. Abdesti, namazı o saat ibadet saati sayılıyor. Sabah namazı hangi saate uğramışsa o saat ibadet saati sayılıyor. Beş vakit namaz beş saat ibadet sayılıyor.

Bunun geri kalan üçünü biz nereden alıyoruz? Bakın dikkat edin. Bu üçünü de, Teheccüd namazımız, biri de odur.

Salât-i evvabin namazı ibadet saatine sayılmıyor. Çünkü evvabin namazı ayrı bir saatte olmuyor, akşam saatinde birleşiyor. Ama teheccüd namazı ayrı bir saattir, ayrı bir namazdır, ayrılıyor.

Biri de senin yirmi dört saat içerisinde yaptığın o beş bin evradın, virdindir. Onu da yaparsan yedi oldu. Hatmeye de giderse eğer sekiz saati sen doldurdun. Hatme de onun için mühimdir.

Canım diyeceksiniz ki bu hatmeye haftada bir gün gidiyoruz. Ama Cenâb-ı Hakk’ın emri öyle, Peygamber Efendimiz’in buyuruyor ki: “Çetinleştirmeyin kolaylaştırın, uzaklaştırmayın yaklaştırın.15” Bu zamanımızda emirle olduğu için her gün okunan hatmenin yerine haftada bir gün hatmeye giderseniz o her gün okunan hatmenin yerine sayılıyor.

Eğer haftada bir gün o hatmeye de gitmezsen sekiz saat ibadeti dolduramadın, bir saatin eksik kaldı. İtimat edin, inanın böyle, bir saatin senin eksik kalır.

Öyleyse Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiremedin. Sekiz saat ibadet, sekiz saat ticaret, sekiz saat istirahat emrediyor. Şimdi kul isen Allah’a itaat edeceksen bunları tatbik et. Sekiz saat ibadeti nasıl doldurursan doldur.

Mürşidi olmayanlar da fazla ibadet yapıyorlar. İşte duha namazı kılıyorlar, çeşitli namazlar kılıyorlar. Hayır, onlar emirle olacak.

O zaman, tarikat olmasaydı herkes kendi başına amel işleseydi!

O zaman, Mürşit olmasaydı herkes kendi kendini irşat etseydi!

Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri kadar bir âlim gelmemiş, o da kendini yetiştirseydi. Onun ilmi ona kâfi gelseydi, kifayet etseydi. İmam-ı Rabbanî Hazretleri o da öyle zamanın büyük bir âlimiydi. Onun ilmi de ona kâfi gelseydi. Daha bunların hangisini sayabilirsin.


1   Keşfü’l-Hafa, c. 2, s. 164.
2   Al-i İmran, 3/31.
3   Duha, 93/9-10.
4   Tirmizi, c. 5, s. 637.
5   İsra, 17/44.
6   Mutaffifin, 83/22-24, İnfitar, 82/13.
7   Zümer, 39/71.
8   Ebu Davut, Sünen, 1-4596, Tirmizi, İman, 18-2640.
9   Camiu'l-Ehadis cild: 3 s. 452, Hadis no: 9745.
10 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 83.
11 Buhari-Müslim.
12 Buhari, Rikak, 38.
13 Ahzap, 33/4.
14 Müslim, Zühd,1.
15 Sahih-i Buhari,  İlim, 12.

“Gören de görünen ol can değil mi?”

18.06.1994 / İncek 

Cenâb-ı Hakk dört şeyi dört şeyin içerisine gizlemiştir. Kulları içinde sevdiklerini yani velilerini gizlemiştir. Zaten Cenâb-ı Hakk öyle buyuruyor: “Biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik. Onları bizden başka kimse  bilmez.1”  Demek  ki  Cenâb-ı  Hakk bu insanlar içerisinde velilerini yani iyi insanları gizlemiştir.

Ta’at, ibadetler içerisinde rızasını gizlemiştir.

Günahlar içerisinde gadabını gizlenmiştir.

Dualar içerisinde de hicabını gizlemiştir.

Onun için Cenâb-ı Hakk, rızası olan amelleri işlemek nasip etsin. Rızası olan nimetlere mazhar kılsın. Nerede ne kadar ihvanlarımız varsa hepsini, cemaatimizi mazhar kılsın. Allah'ın rahmeti bol, inanıp da iman edenlerin hepsine nasip etsin. Ama bir kelâm-ı kibâr var ki:

Recâm senden hemân ancak rızâdır

Bu abdi âcize hem nâ-sezâdır

Atâ-yı lutf u ihsanın gözedir

Zaîf abdem ki gaffarım sen oldun

Aciz bir kul olduğumuzu, zayıf bir kul olduğumuzu bileceğiz. Bizi kayıranı, esirgeyeni, koruyanı da bileceğiz. Şarttır, bunları bileceğiz. Bir de,

Atâ-yı lutf u ihsanın gözedir

Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı itaat edenedir. Atâ burada itaat manasındadır.  Başka bir kelâm-ı kibâr:

Kandan gelip gideceğin anlamayan hayvan imiş

İnsanlarda bir itaat var bir de isyan vardır. İtaat için; insan niye gelmiş, nereden gelmiş, nereye gidecek? Bunları bilecek. Yani Halik’ını bilecek, rızkını vereni bilecek, sıhhatini vereni bilecek. Ne için bizi halk etmiş, niye gelmişiz, onu bileceğiz.

Niye geldiğimizi bilmezsek, ne için halk edildiğimizi bilmezsek o zaman insanlar demek ki böyle hayvan gibi oluyorlar. Hayvanlar da yerler, içerler, gezerler, uyurlar -affedersinizcinsi münasebetlerini yaparlar. Zaten öyle divanda da geçer:

Gezeriz hayvân-ı nâtık misâli

Ekl ü şurbdan gayrı ne kârımız var

Yani ibadeti olmayan bir kimse hayvan misali gezer, yer, içer, yatar, uyur. Ekl, yemek; şurb, içmek. Bunlar da yerler, içerler.

İtaati olmayan, ameli olmayan bir insan hayvanlar gibidir. Allah korusun. Allah inananları muhafaza etsin. Allah inananların inancını yaşamak nasip etsin. Bir de bakın:

İşit Niyâzî’nin sözün…

Niyazî Mısrî Hazretleri, zamanının büyük bir âlimiymiş. Mısır'da tahsil yapmış sonra da tasavvufa girmiş, tasavvufî ilim okumuş. Bu sefer zülcenaheyn, çift kanatlı olmuş. Onun çok kıymetli kelâmları vardır:

İşit Niyâzî’nin sözün

Bir nesne örtmez Hakk yüzün

Nesne nedir? İşte görünen bütün maddelerin hepsi bir nesnedir. Sen de nesne ben de bir nesne. Cisim gösteren ne varsa hepsi nesnedir. Ama hiçbirisi Allah'a perde olmaz.

Hakk’tan ayân bir nesne yok

Gözsüzlere pinhân imiş

Allah her şeyden daha ayan, bütün bu nesnelerden daha ayandır ama gözsüzler göremezler.

Buna hilaf olamaz, çünkü Cenâb-ı Hakk ne buyuruyor: “Evvel benim, ahir benim, zahir benim, bâtın benim.” “Hüvel evvelü, hüvel ahiru, hüvez zahiru, hüvel bâtın.2”, “Evvel benim, ahir benim, zahir benim, bâtın benim”, buyuruyor.

Evveline inandık, Allah'a şükür ahirine de, ezeli ebedi buna inandık. Allah'ın evveli kendisi bilir, ahirini de kendisi bilir. Bunlara inandık.

Bâtın olduğuna da inanmışız. Yani Allah'ın varlığına, birliğine inandık, göremiyoruz.

Ama zahir de benim, diyor görünen de benim. İşte burayı anlayamıyoruz ve burada aldanıyoruz.

Ama “gözsüzlere pinhan imiş” bak. Gözsüzler göremez, diyor.

Zahir’dir O ama gözsüzler göremez.

Yalnız burada insanlarda iki göz vardır. Başının gözü ve kalbinin gözüdür. Maddi göz ve ma’nevî göz var. Maddi göz maddeleri görür. Baştaki göz maddedir.

Yok olan her şey maddedir. Ama yok olmayan bir şey de manadır. Bir de insanlarda yok olan cesedidir, yok olmayan ruhudur. Cesedi maddedir, ruhu manadır.

Öyleyse insanların ma’nevî gözü, ruhî bir görüşü vardır. O açılırsa zahir de O görünür. O zaman Cenâb-ı Hakk zahirde görünen de benim, diyor. Görünenlerden hep O görünür.

Bunu tabii biz idrak edemeyiz ama haktır. Bu kelâm buyrulmuşsa, haktır, doğrudur.

Yalnız her şey misalle anlaşılır. Mesela bak şimdi burada eşya var, salonda çeşitli çeşitli çok eşyalar var. Duvarlarda kirişler, işte bu sehpalar, koltuklar, halı, kapı var.

Bu eşyalar şimdi ayna olsa, kendi cisimlerini göstermezler. Bütün karşısına geçen cismi gösterirler. Bu dört duvarın hepsi ayna olsa bir adam odanın ortasında dursa, duvarların hepsinde o adam görünür. Aynalar kendi cisimlerini göstermezler.

Yalnız ne zaman ki insanın kalp gözü açılırsa işte bu eşya ona mir’at olur, bir ayna olur.

Zaten bu eşya Allah'ın varlığına bir ispattır, delildir. Ne zaman ki insanların kalp gözü açılırsa işte o zaman o görünen bütün madde ne olur? Madde yok oluyor. İnsanın gönlünden, gözünden silinip o zaman hepsi bir ayna olur, bir hakikati gösterir. Niçin bak öyle buyurmuş,

Neye baksam seni anda görürem

Bi-hamdillah kamu varım sen oldun

Elhamdülillahirabbilâlemin, âlemlerin Rabbi’ne Allah’a  hamd ediyoruz. Fakat biz her varlığımız ile onu göremiyoruz. Her varlığımız ondan diyoruz ama bunun sözünde kalıyoruz, özüne geçemiyoruz. Her varlığımız odur, onundur diyoruz. Tabii Onun da diyebiliriz, O da diyebiliriz.

Ama her varlığımız O demek zahirde biraz şirk olur. Ama hakikatte şirk değildir.

Tasavvufta bir kelâm var. Bizim sözümüz değil, büyük velilerin sözüdür. Demişler ki: “Hep Ondandır. Belki demek olur ki, hep O’dur.”

Şimdi, tabii ki bu şirktir değil mi? Ama ne zaman madde insanın gözünden silinirse kim var daha? Mükevvenatta, halkiyatta ne varsa bunların hepsi yok olursa kim var? Bunlar yokken kim vardı? Allah’ın zatı vardı.

Zaten “Küllü şey'in hâlikun illâ veche3” ayet-i kerimesi tecelli edecektir. Ama bu enfasta da tecelli ediyor. Afakta tecelli eder, bu enfasta nefislerde de tecelli eder. Ama kimde?

Ne zamanki insan bütün her varlığını Allah'a teslim eder, her varlığından kurtulursa tecelli eder, işte bak:

Bi-hamdillah kamu varım sen oldun

Her eşyada taleb-kârım sen oldun

İsteğim, arzum, her eşyada görmek istemiş olduğum sensin diyor. Ama istemiş, bu arzuda bulunmuş Allah da ihsan etmiş. Evet;

Bi-hamdillah kamu varım sen oldun

Her eşyada taleb-kârım sen oldun

Neye baksam seni anda görürem

Bu manâdan meded-kârım sen oldun

Evet, işte o mübareğin;

İşit Niyâzî’nin sözün

Bir nesne örtmez Hakk yüzün

Hakk’tan ayân bir nesne yok

Gözsüzlere pinhân imiş

Hiçbir nesne, bu eşya, hiçbir cisim Allah’a perde olmaz. Ama gözsüzlere de görünmez. Pinhan gizli, gözsüzlere görünmez.

Gözsüz denilince, baş gözünün körlüğü değildir. Baş gözünün körlüğü işte seni beni göremez, eşyayı göremez, maddeyi göremez. Ama bir insanın ma’nevî gözü var. O da açılmazsa var olup da görünmeyeni göremez. Ne zaman gözü açılırsa var olup da görünmeyeni görür.

Tabii bunlar çok kolaydır, çok çetindir. Allah bunu insanlara bahşetmişse niye çetin olsun? Allah çetin bir şey de emretmemiştir. Yani, insanların yapamayacağı bir şeyi emretmemiştir. Ama burada çetinlik insanların ihmalliğinden, tembelliğindendir.

Yani bugün insanlar mesela namaz bile kılmıyorlar. Niye? Çetin geliyor. Niye onlara namaz çetin geliyor? İhmalliğinden, tembelliğinden dolayı geliyor. Kılana çok kolaydır, kılmayana çetindir. Her amel ona göre yapana kolaydır, yapamayana çetindir. O yapamayan da bir teşebbüs etse yapmaya başlasa o çetinliği atacaktır. Çünkü bu da mümkündür.

Biz insanlar, her alışmış olduğu bir şeyi terk etmek mümkündür. Ama ona alışmış, terk etmek onun için çetindir. Ama mümkündür o çetinlik devam etmez. Onun üç, beş gün bir çetinliği vardır, o çetinlik gider. Alışmadığı bir şeyi yapmasında alışıncaya kadar çetinliği vardır. Alıştıktan sonra o işin çetinliği gider. Alışmış olduğu bir şeyi terk edinceye kadar çetinliği vardır. Terk edince onun çetinliği gider.

Öyleyse burada direnmek lazımdır. Sa’y etmek lazım. Bu da insanların sa’yına bağlıdır.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor “Talebena vecedena” “Kulum iste vereyim.” diyor. Verecek ama bu istek sa’ydır. Sa’ysız istek olur mu?

Senin bir arzun isteğin var. Nerede? Ankara'da. Sen buradasın, oraya sen gideceksin ki onu alabilesin. Gitmeyene o buraya gelmiyor.

Evet, yapana kolaydır, yapamayana çetindir. Çok kolay, çok çetindir. Bak kelâmda ne diyor:

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’el yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Hâlbuki burada iman, güman ikisi bir arada olmaz.

Güman; tereddüt, şüpheli. Olur mu, olmaz mı? Var mı, yok mu? Ama iman ise tasdiktir. Olur, vardır diye hüküm vermektir. Demek ki burada;

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Yani Allah'ı onlar ilme’l-yakîn bilirler.

Abidler de ayne’l-yakîn bilirler. Fakat bunda da menfaatte kalıyorlar, Allah korusun.

Allah'ı hiç bilmeyenler küfürde kalıyorlar. Allah'a hiç inanmayanlar, küfürde kalıyorlar. Küfürde kalınca cehennemden hiç kurtulacağı yoktur.

O zaman Allah'ı ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn bilmek var.

İlme’l-yakîn, bilmek; ayne’l-yakîn, bildiğine ulaşmaktır. Bu ulaşma amelle oluyor. Cenâb-ı Hakk: “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.4” buyuruyor. Tabii ilimsiz, amelsiz insan Allah'ın azabından kurtulamaz. Azap nedir? Kabir azabından, Cehennemin azabından, kıyametin dehşetlerinden bu insan kurtulamaz. 

Bir de var ki ilim, amel de insanları yine azaba da götürür. İlmini, amelini eğer bir menfaat için, maddiyat için, dünya için işliyorsa o ilim, amel onu kurtarmaz.

Ama bir de hakke’l-yakîn bilmek var. Hakke’l-yakîn bilmekte hiç şüphe etme, hiç tereddüt yoktur. Tasdik hükümdür, tamamdır.

Mürşidi olanların gayet yolu asanmış

Bu yol Allah'a giden yoldur. Bu yol Mürşidi olanlar için çok kolaydır.

Mesela, Ankara'ya şarktan garptan dışarıdan birisi gelse, bir işi olsa, muhakkak onun işi nerede görülecekse, onu bilenden soracaktır.

Mürşit kul ile Allah arasında bir vasıtadır. Zaten Cenâb-ı Hakk’ın “İleyhil vesilete5” “Bir vesile bulun.” emri vardır. Kendine bir vesile bir vasıta bul. Nereye? Allah'tan geldik, Allah'a gitmek için.

Zaten biz Allah'tan bir vasıta ile geldik, vasıtasız gelmedik ki. Öyleyse vasıtayla gelinen yere vasıtayla gidilir. Vasıtayla gelinen yere, vasıtasız gidilir mi?

İnsan vasıtayla gelmişse, vasıta ile gidiyor. Burada kelâm var:

Gökte uçar iken indirdin meni

Vâdî-yi vîrâna kondurdun meni

Vahşî hayvanlara döndürdün meni

Eyledin dilimi lâl kara bahtım

Bu ruhların gelişidir. Cesede gelmeden önce ruh semada, havada geziyordu. Arş-ı âlâ da milyarlarca belki trilyarlar sene pervazdaydı. Cenâb-ı Hakk, ruhları ilmi ezelde halk etmiş. Bunu bize bildirmemiş. Allah'ın kendi zatına mahsus olan bir ilimdir. Hiçbir âlimine, velisine, nebisine bildirmemiştir.

Ruhlar ilm-i ezelîde halk edilmiş ve onlara bir emr-i ilahi olmuş. “Elestü birabbiküm6” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” fermanı bu ruhlara olmuş. Bu ruhlar da orada kimi “Belâ” (Kabul ettim.) demiş, kimi “Belâ” dememiş. Müslümanlar’ın, inananların ruhu belâ demiş; inanmayanlarınki belâ dememiştir.

Cenâb-ı Hakk Müslümanlar’a, inananlara işte ilm-i ezelî de bu iltifatı yapmış, bu ihsanda bulunmuştur. Onun için Celali Baba diyor ya:

Münkirler la dedi ben illa dedim

Münkirler, Allah'ı inkâr edenler “la” yani Allah yok dediler.

Ama ben “illa” Allah var, dedim.

Bu ruhlar tabii o kadar zaman gezmişler, dolanmışlar, çok âlemlerde kalmışlar. Yalnız çok âlemler var; emir âlemi var, gayb âlemi var, işte bunlardan gezmiş, dolanmış ahiri bu dünyaya bir cisimle gelmiştir. Buradan da ahirete geçip gidecektir.

Mademki ruhlar bir cisimle bu dünyaya gelmiş, cisimsiz gelmemiş ahirette de bir cisimle kalkacaktır.

O ahiretteki cismi biz kendimiz kazanıyoruz. Onun için kul fiilinin faili, yapıcısıdır. Buradaki kelâm-ı kibârda,

Vahşî hayvanlara döndürdün meni

Eyledin dilimi lâl kara bahtım

Yani ameli olmayan bir kimse;

Kandan gelir yolun senin ya kandan varır menzilin

Kandan gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

Buyuruyorsa mademki Allah bizi niye getirdi bu dünyaya? Ne için bizi halk etti?

Ve mâ halaktul cinne vel insane illâ liya'budûn7” “Biz insanları cinleri halk ettik bizi mabut bilsinler, bize itaat etsinler.” Rabbim insanları onun için halk ediyor.

Mabudumuz Allah'tır. Mükevvenatı yoktan var eden ilahtır, Allah'tır. Ona itaat edeceğiz, Onu bileceğiz, Onu tanıyacağız. Allah onu tanımamız ve ona itaat etmemiz için bizi halk etmiş.

Onu tanımaz, itaat etmezsek o zaman insan hayvanlardan aşağı olur. Hayvanlarda itaat, günah, sevap, emir, nehiy yoktur. Yalnız hayvanları insanlara hizmetçi olarak halk etmiştir, onlar görevlerini yapıyorlar. Cenâb-ı Hakk, bu kadar mükevvenatta, halkiyatta hepsini bir görev, vazife için halk etmiştir, hepsi görevini yapıyor.

Bir tek insanlar görevini yapmıyorlar. İnsanlar görevini yaparsa, Allah’tan mükâfatını alırlar. Ama Allah'ın mükâfatı nerededir? Ahirettedir. Cezası nerededir? Yine ahirettedir.

Allah’ın dünyada da mükâfatı vardır. Nedir mükâfatı? Sağlık, varlık, zenginlik, itibar, sevilmek bu da dünyadaki mükâfatıdır ama bunların da ahiret için nimet olduğunu bilmemiz lazım. Sağlığını da ahiret için yaşarsa, zenginliğini de ahiret için harcarsa, itibarını da Allah için, ahiret için kullanırsa mükâfatı olur.

Allah, bana bu itibarı, bu makamı, mevkii, nimetleri verendir diye vereni insan bilecek. Onun şükrünü eda edecek, onlar dünyada zaten zayi olur giderler ama onların ahirette bir karşılığı vardır. Zengin insanlar mallarını Allah yolunda harcarlarsa o zenginlik burada kalıyor ama harcadığı zenginliğin mükâfatını nerede görüyor? Ahirette görüyor.

Mademki Allah bizi insan olarak halk etmişse, insanı da kıymetli halk etmişse, kıymetimizi bulamazsak, kıymetimizi elde edemezsek, kendi kendimize gadretmiş oluruz. Kendi kendimize zulmetmiş oluruz. Kıymetimizi elde etmek için, Allah'ın emirleri tutulacak, yasaklarından kaçılacaktır.

Şeriat da Allah'ın emri, tarikat da Allah’ın emri, hakikat de Allah'ın emri, marifet de Allah'ın emridir.

Şeriattaki emirle tarikattaki emir değişiyor. Tabii değişiyor deyince yanlış anlaşılmasın şeriatın emirleri neyse tarikatta vardır. Ama tarikattaki emirler, şeriattaki emirlerden daha üstün ve kıymetli oluyor.

Şeriatın emirleri de nedir? Amellerdir. Tarikatınki de ameldir. Ama tarikatın amelleri, şeriatınkinden daha üstün oluyor. Hâlbuki zahirde amel değişmiyor.

Mesela bir namaz kılan var; şeriatı var, tarikatı var. Bir de şeriatı var, tarikatı yok, o da namaz kılıyor. Tarikatı olan şeriatı olanlar

da aynı ameli işliyorlar, amelde değişme olmaz bir farklılık yoktur. Ama amellerin makbul olup olmamasında bir farklılık vardır.

Niçin? Şeriatı olan tarikatı olmayan bir kimse amelini zayi edebilir. Ama tarikatı olanın ameli zayi olmaz, onun ameli sigortalıdır, garantilidir. Nasıl ki bir insan arabasını evini canını da sigorta yaptırıyor. Onun gibi tarikatı olanın ameli, imanı, canı sigortalıdır.

Niçin? Şimdi bir insanın çok büyük parası var. Bu parayı bir emniyetle bir yere yatırmazsa veya muhafaza edecek bir kimseye bir yere yatırmazsa, o parayı üzerinde dolandırır gezdirirse, ondan alırlar. Çünkü para insanın düşmanıdır, onun peşinde düşmanlar dolanır, ahiri onu öldürür parasını alırlar. Ama onun üzerinde parası, zenginliği bulunmazsa kim ne bilecek? Kim ne diyecek? Kimse bir şey diyemez.

Nasıl ki maddiyatın böyle düşmanları varsa, maddiyat, mal insana düşman oluyorsa onu teslim edecek. İnsan malının bekçisi olursa, malını da Allah'a teslim ederse Allah onu muhafaza eder. İnsanın malını, canını, amelini muhafaza eden Allah'tır. Ona teslim etmek lazım.

Onun gibi bu amel de böyledir. Amel varlığı da var. Allah göstermesin insana amel zenginliği, varlığı ne yapar? Onun da düşmanları vardır. Onun düşmanı nedir?

Kendi nefsi, bir de şeytan aleyhillane onun düşmanıdır. Çünkü nefis, suret-i Hakk’tan da geliyor. Nefis sureti Hakk’tan gelirse ameli işlersin amelinden dolayı sana öyle bir gurur, kibir, enaniyet sahibi eder ki, seni öyle yükseltir ki. Sonra yükseltir, yükseltir, bir de bırakır.

Öyle çok, daha evvelce amel yapanlar, amel varlığına düşenler helak olmuşlar. İlim varlığına düşenler helak olmuşlar.

Bu denli ilme mâlik iken İblîs

Senin ilmini bilmedi o telbîs

Evet, nasıl ki Yunus Emre buyuruyor:

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır

Diyor ki ilimden mana nefsinle Rabbini bileceksin, kendini bileceksin. Sen kendini bilmiyorsan daha niye okuyorsun? Ama insan nefsini, kendisini, meşru değil ki halkı aşağıda görsün kendini yukarıda görsün. Hâlbuki kendisini halktan aşağı görecek ki kendisini bilmiş olsun.

Allah da öyle buyuruyor: “Her kim Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz. Her kim ki tekebbür sahibi olursa onu hakir, yoksul ederiz.8

Tarikat demek, yokluk, mahviyet demektir.

Mahviyette insan amel işler amelini hiçe sayar. İlmini, amelini hepsini hiçe sayar. O da Allah'ın bir lütfudur. Bir insan amel işlediği zaman Allah'ın vermiş olduğu bir kuvvet var, Allah'ın vermiş olduğu bir fırsat var, Allah'ın vermiş olduğu bir gayret var, onunla işler.

Allah bunları halk etmezse kul ne yapabilir?

Allah bizim bedenimizi halk ediyor ve hayrı şerri bize bildirmiştir. Hayrı şerri işlemek için de bize bir irade vermiştir. Ama Allah'ın şerre rızası yok, hayra rızası vardır. Tabii ki rızası olmayan bir iş işlenince onun cezası vardır, cezasına çarptırılır.

Hayra rızası varsa, insan hayır işlerse Allah'ın mükâfatı vardır. Şerre rızası olmadığı için Allah'ın cezası şer işleyenleredir. Hayra rızası olduğu için Allah'ın mükâfatı hayır işleyenleredir.

Eğer Cenâb-ı Hakk’ın celal sıfatı tecelli etmezse o şer işleyenler onu işleyemezler. Bütün hayırlar Allah'ın cemalinden tecelli eder. Bütün hayır, amel işleyenler Allah'ın cemal sıfatına sahip olmuşlardır. Hayırlar Allah’ın cemal sıfatından tecelli eder.

Bütün şer işleyenlerde celal sıfatı tecelli eder. Celal sıfatına sahip olanlar karanlıkta kalır. Onun ruhu berzahta, karanlıkta kalır. Cemal sıfatına sahip olanlar aydınlık nurda kalır, nura ulaşır.

O zaman demek ki bir insan bir yerde kalsa bir tarafında zifiri karanlık olsa, bir tarafında da aydınlık olsa ve biliyor karanlıkla

aydınlığın farkını. O zaman girmesin o karanlığa da girsin aydınlığa, karanlıktan çıksın. Karanlığa niye giriyor?

Karanlıktan mana gaflettir, cehalettir. Cehaletten mana, günah sevap bilmez, hayır şer bilmez. Hep günah işler, ameli yok, günahı çoktur.

Aydınlıktan mana bütün yasaklardan kaçıyor, Allah'ın yasakladığı, şerden, günahtan, haramdan kaçıyor.

Onun için Cenâb-ı Hakk biz insanları “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvim.9” “İnsanları kıymetli halk ettik.” buyuruyor. Güzel halk ettik, büyük halk ettik, buyuruyor.

İnsan hem ahsen-i takvim, çok kıymetlidir. İnsan noktayı kübra, büyük varlıktır. Kemal sıfatı sahibi olursa insan çok da güzeldir. Beşeri sıfattan kemal sıfata geçerse çok da güzeldir. Ama bu güzellik, bu büyüklük, bu kıymet iç âleminde, gönül âleminde, ruh âlemindedir, cisimde değil.

Gider bu "Ahsen-i takvim" bozulur

Varıp hep yerli yerine dizilir

Eğer insan bu ahsen-i takvim kıymetini bulamazsa bozulur.

İnsanlarda bu ahseni takvim demek; insanlarda kutsal makamlar vardır. O kutsal makamları insanlar elde etmezse, o zaman kıymetini bulamıyor, büyüklüğünü, güzelliğini elde edemiyor.

Bu kutsal makamlar insanın göbekten yukarısındadır. Mesela kalp makamı var. Kalbin cismi de var, ufak da olsa bir et parçasıdır. Ama o kalp sadece et parçasından ibaret midir? O kalpten neler gelip geçiyor, insan o kalbinde neler düşünüyor. Aslında bizim gördüğümüz bildiğimiz kalp bu da değildir. Sadece kalpten gelip geçenler değildir. Kalp açılırsa bir seyri vardır. O nasıl bir seyirdir?

Nasıl ki Nakşibendi Efendimiz Yakub-u Çerhî Hazretleri’nin ayağına basmış, onda kalp âlemi açılmış. Bakmış ki o yerler, gökler, denizler bütün hep kendi kalbinde bulunuyor. Bu cisim de büyümüş böyle hepsini içerisine almış.

Öyledir, Cenâb-ı Hakk mükevvenatta ne halk etmişse insanların kalbinde hepsinin bir hakikati vardır. Ama kalbin açılması lazımdır. Kalp açılacak ki onlar vücut bulsun, onlar görülsün. Kalbin seyri budur.

İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname’sini nasıl kaleme almış? O zaman aleti, sanatı, vasıtası yok. Nasıl kürre-i arzı ölçmüş, biçmiş, tartmış? Nasıl denizleri, yıldızları bunları neyle bilmiş? İşte onda kalp âlemi açılmış, onları hep kendi derununda seyretmiş ve kaleme almış.

Evet, veliler için öyledir, bir kısım veli var ki dünya onların gözünde bir harman gibi görünür. Harman demek, elli metre çapında olan yuvarlak bir alandır. Dünya onlara bir harman gibi görünürmüş.

Bir kısım veliler var ki dünya onlara bir tepsi gibi görünürmüş. Böyle börek baklava tepsileri var ya onun gibi görünürmüş. Bir kısım veliler de elinin ayası neyse nasılsa öyle görürmüş. Her vaktin kutbu, gavsı tırnağın üzerinde dünyayı seyredermiş.

Zaten burada, “Senurihim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehülhakk10” ayet-i kerimesi kalbin ululuğu, büyüklüğü hakkında inzal olmuş, inmiştir.

Kalbin tabiri şu şekildedir: Kalp bir ağacın çekirdeği gibidir. Kalp açılırsa, o koskoca ağaç nasıl çekirdeğin içinden kökü, dalı, budağı, gövdesi, meyvesi, yaprağı çıkıyorsa, o zaman kalbin mahareti meydana çıkıyor. Ama çekirdek patlamazsa, açılmazsa çürüdü, yok oldu gitti. Bu kalp âlemidir.

Bir de insanlarda ruh âlemi var.  Bir de insanlarda hafi âlemi var. Bir de insanlarda sır, esas sır âlemi var.

Mademki görünmeyen şeyler vardır. Bir var bilinir, görünmez. Bir de var ki bilinmez, görünmez şeyler vardır. Sır âlemini zahir ulemâ ne kadar bilseler de insanda olan bu sırrı bilemiyorlar. İnsandaki esrar kaleme satıra sığmaz, satıra alınmaz.

Bilinmez sırrı esrarı

Bu aklın onda yok kârı

İnsanlarda gizli olan her şeyi gördüğü gibi bir de kendinde olan esrar, sır âlemi var. İnsanlarda, kalp âlemi var, ruh âlemi var, sır âlemi var, hafi âlemi var, ahfa âlemi var. Bir de kalp gözünün makamı, açılma yeri vardır.

Onun için insanlarda ahsen-i takvim budur. Onun için insanlar letaif çekiyor. Bu altı letaif insanlarda var. Kıymetli, kutsal makamlardır.

Evvela kalpten başlıyor. Kalbin zaten makamı da belli ufak da olsa cismi de var. Ama bu kalp ondan ibaret midir? O ufacık kalp açılıyorsa o dünyalardan büyüktür.

Cenâb-ı Hakk kudsî hadisinde, “La yesevni arzı vela semai ve lakin yesevni kalbe abdiyel müminin 11” “Ben yerlere göklere sığmam ama mü’min kulumun kalbine sığarım.” buyuruyor.

Mü’min kuldan mana velilerdir.

Evet, biz de mü’miniz ama biz de olsa olsa Allah’ın esma nuru olur. O da Allah’ı hiç unutmayacağız ki Allah'ın esma nuru bizim kalbimizde tecelli etmiş olsun. Yani Allah'ı bin bir ismiyle zikredeceğiz. O zikrin kalbimizde tecellisi esma nurudur.

Ama Allah'ın sıfat nuru var. Allah'ın zat nuru var.

Burada zahir ulemâ bu hadisi kutsiyi nasıl yorum yaparlar? Yani insan Allah’ı unutmayacak.

Bir de bunların yorumları şudur: Allah ilmiyle bu eşyayı ihata etmiştir. Allah kudretiyle ihata etmiştir. Bunları idrak ediyorlar. Akıl bunlardan bahsediyor. Fakat bir de Allah'ın azametiyle ihata etmesi var.

Sadeddin Kaşgarî Hazretleri, Mevlana Alâeddin isminde çok büyük bir âlim var ona gitmiş. Ona tarikatı, nef-i ispatı tarif ettiği zaman demiş ki -Reşahat’te yazıyor-:

  • Şüphe yok ki Cenâb-ı Hakk: “Âlâ innehü bi küllî şey’in muhît12” bütün eşyayı azameti ile ihata etmiştir. Bu manaya bu ayet müşahittir. Ama zahir ulemâ bunu tevil etmezse…

Korkmuş bundan yok, hayır demiş. “Kad ehâta bi küllî şey'in ilmâ13” ilmi ile ihata etmiştir. Bak bir de bu var. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ilmi “Ve hüve âlâ küllî şey'in kadîr14” Bir de kuvveti ile ihata etmiştir. Aradan zaman geçmiş, demiş ki Mevlana şüphe yok, öyle itikat etmek lazım ki “Âlâ innehü bi küllî şey’in muhit”. Şöyle demiş:

  • Şimdi sen bunu kabullenemiyorsun ama bir gün sen de elverir.

O hâl onda tecelli etmiş.

Demek ki Cenâb-ı Hakk'ın esma nuru var. Sıfat nuru var. Zahir ulemâ esma nurundan, sıfat nurundan bahsederler. Zat nuruna gelince diller lâl olur, konuşamıyor.

Künh-i Zât'ı kimse bilmez bu yola etme heves 

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Allah'ın zatından bahis olmaz. Büyüklüğünü bileceğiz, büyüklüğünün nihayeti, sınırı yoktur. Ne kadar âlim olursa olsun. Peygamber Efendimiz bile “Bu kadar yükseldiğine rağmen Rabbimi hak marifetiyle bilemedim.” buyurmuş.

Allah’ın künhü zâtını o da bilememiş. Ama işte onun için insan zat nuruna ulaşırsa:

Gördüğü nedir bilemez

Kendini yoklar kendini bulamaz

Kendi yok, bir şey görüyor ama o gördüğünün de ne olduğunu bilemiyor. Çünkü niye?

Gören de O görünen de O.

Gören, görünen bir oluyor.

Gören de görünen ol can değil mi?

Nimetleri insanlar için halk etmiş. Onun için Cenâb-ı Hakk: “Biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizlemişiz, onları bizden başka kimse bilen yok.15” Sen ben ne bileceğiz, nasıl bileceğiz? Salih Baba onun için buyurmuş ki:

Salihem şeyhim güneştir ben anın bir zerresi

Zerre hiç eyler mi asla şems-i taban ile bahs

Küllî iradeye karşı cüz’î irade bir zerredir. Kâinatı aydınlatan bir güneşin ışığına ait bir zerredir veya bir okyanusa karşı bir damladır. Damla demek suyun çöpe bulaşan kısmıdır. Çöpü daldırdın suya soktun, çöpe bulaşan kısmı gibi cüz’î irade, küllî iradeye karşı öyledir.

İnsan küllî iradeye ulaşır. Allah'ın zat nurunu görür ama ona sınır ölçemez ve ondan bahis de yapamaz.

Künh-i Zât'ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Diller lâl olur, nefesler tükenir, Allah'ın zatından bahis olmaz.

Sen mukayyed Zât-ı Mutlaktan sakın eyleme bahs

Fark'ı Cem'i anlamaktır bu muammadan garaz

Ne kadar bilirsen bil ancak farkı cem'i bilirsin. Cem'den mana Allah'ın zatı, azametidir.

Farktan mana halkiyattır.

Bu halkiyat de çok farklıdır. Birbirinden farklı, farklı ta ki Peygamber Efendimiz’de sona eriyor, bitip gidiyor. O da öyle buyurmuş, “Bu kadar yükseldiğime rağmen Rabbimi hak marifetiyle bilemedim.

Tabii ki bizler için de çok büyük müjdeler vardır. Nedir o müjdeler? Mesela birisi şu: 

Canım kurban olsun Resûlullâh'a

Bizi kabul etti âlî dergâha

Kıymetli, yüksek bir dergâha kabul etti. O da Meşayihin mekânıdır veya Meşayihin velayetidir.

Canım kurban olsun Resûlullâh'a

Bizi kabul etti âlî dergâha

Emr eyledi şeyhim Muhammed Şâh'a

Çıkardı zulmetten bedrâya bizi

Karanlıktan aydınlığa çıkarttı. Bir de vardır ki;

Ariflerin kıyameti dâimdir

Kulûbu hep mâsivâdan sâimdir

Arif, ayık manasınadır. Bunlar öyle ayıklar ki onlar devamlı kıyametle karşı karşıyalardır.

Kıyamet de ikidir: Bir afakî, bir de enfasîdir.

Afakî kıyamet; tamamen dünyadan hep ruhlar gelip geçecek, bu dünyayı yeri göğü terk edip bırakacak. Bu dünya da yok olacak, yıkılacak. Ahiret âlemi kurulacak, kıyametten maksat budur. Dünya sona erecek, ahiret âlemi kurulacak, ölen insan tekrar dirilecek. Fakat,

Ariflerin kıyameti dâimdir

Bir enfasî kıyamet vardır. Herkesin ölünce kıyameti kopar. Niçin? Ölen kabirde geçici olarak kıyamet hayatını yaşıyor. Bir de;

Ariflerin kıyameti dâimdir

Kulûbu hep mâsivâdan sâimdir

Onlar ölümü hiç unutmazlar, daima ölümü karşılarındadır. Kalpleri de masivadan oruçludur. İnsan oruçlu olduğu zaman, ağzına bir şey aldı mı orucu kaçar. Orucunu kasten kaçırırsa cezalanıyor. Altmış gün cezasını çekiyor. Ama onların da kalpleri masivadan oruçludur. Masiva onların kalbine gelmez, geldiği zaman onların kalbî savmları bozulur.

Biz gaflette isek pîrim kâimdir

Bırakmaz berzah-ı süflâya bizi 

Bir de şu müjde vardır ki;

Hazret-i şeyhimden giymişem tacı

Ama hiç kimsenin başına şimdiye kadar böyle bir görünen taç konulmamıştır.

O taç zikirdir. Eğer sen bir yetkiliden zikir aldın, o zikri muhafaza ettin ve devam ediyorsan o senin başına bir ma’nevî taç konulmuştur.

Hazret-i şeyhimden giymişem tacı

"Ve'd-Duhâ" yüzüdür "ve'l-Leyli" saçı

Olmak isteyenler fırka-i nâcî

Ziyaret eylesin pirlerimizi

Bu müjde değil mi? Allah'a şükür pirlerimizi tanır ve onların şerefini muhafaza edersek fırka-i nâciden olacağımıza hiç şüphe yoktur.

Fırka-i nâcideniz inşallah. Ama tabii ki o başımıza almış olduğumuz zikir tacını kirletmeyeceğiz. Tarikatımızın, meşayihimizin şerefini muhafaza edeceğiz.

Hazret-i şeyhimden giymişem tacı "

Ve'd-Duhâ" yüzüdür "ve'l-Leyli" saçı

Ve'd-Duhâ, güneşin duhâ zamanı var ki çok parlaklı zamanıdır. O da kuşluk zamanıymış. Güneşin kuşluk zamanındaki en parlak hali gibi onun yüzünde bir nur vardır.

"Ve'd-Duhâ" yüzüdür "ve'l-Leyli" saçı

Ve'l-Leyli saçı demek? Saçında da siyah nur vardır.

Olmak isteyenler fırka-i nâcî

Veyahut da;

Giymek isteyenler hırkayı tacı

Hırka da bir hilafettir. Taç da, padişahlar baş olanlar, başına taç giyiyorlar. Bu da bir ma’nevî padişah olmaktır, ma’nevî bir baş olmaktır.

Hırkadan mana da hilafettir. Bu nereden geliyor? Cenâb-ı Hakk, “Biz Âdem’i yeryüzüne halife gönderdik.16” buyuruyor. Ama halife sadece Hazreti Âdem miydi? Hazreti Âdem’in hilafeti kimin içindi? Peygamber Efendimiz içindir. Onun için ondaki kıymet, o hilafet onun için verilmiştir.

Peygamber Efendimiz’in mademki halifelik onun hakkıysa ve ona gelinceye kadar bütün Peygamberler’den geçmişse Hazreti Âdem’den başlamıştır. Fakat Peygamber Efendimiz’den sonra Peygamber olmadığı gibi bu taç, bu hırka, bu hilafet kimdedir? Varisi olan velilerindedir. Kıyamete kadar devam eder.

Çok müjdeler var bize. Allah, Cenâb-ı Hakk nimetimizin kadrini kıymetini bildirsin. Nimetimizin nankörü etmesin Salih Baba buyurmuş:

Salih ne yatarsın uyan dediler

Sıdk ile Allah'a dayan dediler

Hakk gizli değildir ayan dediler

Çok ihsan var bu ihsandan içeru

Allah’ın çok ihsanı var, nerededir?

Evvela Cenâb-ı Hakk bizi Müslüman, inananlardan halk etmiştir. Bu ihsanların hepsi onun içinden doğuyor. Ama çok ihsan deyince burada, Allah bizi Müslüman halk etmiş, küfürde bizi bırakmamış. Bu Allah'ın bir ihsanıdır.

Bir de iman ehlinden seçmiş bizi, Habibi’ne ümmet etmiş. Burada da bizi seçmiş. O kadar Peygamberler geçmiş. Cenâb-ı Hakk onların ümmeti olarak da halk ederdi, onlar da Allah'a inananlardı. Onlara da kitap inmiş, Peygamber gelmiş, amel emredilmiş. Allah'ın emri nehyi, onlar da tatbik etmişler. Ama onlardan da seçmiş bizi. Tabii, biz onlardan farklıyız. Ümmeti Muhammed onlardan farklıdır.

Onun için zaten Cenâb-ı Hakk bir Kadir Gecesi vermiş bize ki bin aydan hayırlıdır. “İnne enzelnahü fi leyletil kadr17” Sûre-i celilesinde Cenâb-ı Hakk bin aydan hayırlı buyurmuş. Hâlbuki biz her sene on iki ayda bir Kadir Gecesi geçiriyoruz. Bu hangi bin aydan? Geçmiş ümmetlerin bin aylık ibadetlerinden hayırlı olan bir Kadir Gecesi vermiş. Bunu kimin için vermiş? Habibin hürmetine, onun şerefine vermiş.

Daha başka ihsanı nedir? Peygamber Efendimiz: “Ümmetimin velileri Benî İsrail'in Peygamberleri derecesinde.18” Dikkat edin bu da var.

Demek ki Cenâb-ı Hakk, Müslüman halk etmiş bize bir ihsanda bulunmuş. O Müslümanlar’dan, inananlardan seçmiş daha özel bir muamelesi olmuş ki Habibi’ne ümmet etmiş. Bir de onlardan da seçmiş bizi itaat ümmetten yapmış, isyan eden ümmetten değiliz.

Bu kadar itaat eden ümmetler var. İslâm’ın şartı beş, beş şartı yaşayanlar var. Amentü’nün şartı altı, Amentü şartını yaşayanlar var. Ama Cenâb-ı Hakk meşayihi olmayanlar, tarikatı olmayanlardan da seçmiş, itaat ümmetten de bizi seçmiş. Tarikatı olanla olmayan çok farklıdır.

Eğer zaten tarikatı inkâr ediyorsa, o Allah korusun küfre gider.

Tarikatı inkâr küfürdür.

Şimdi bu zamanımızda tarikatı inkâr eden de var, inanmayan da var.  Tarikat zamanı değil diyen de var.

Esas tarikat zamanı şimdidir.

Tarikat sonradan icat olmuş diyen de var. Cenâb-ı Hakk itaat ümmet onlardan da seçmiş bizi tarikatı nasip etmiş.

Zaten tarikatı anlar, yaşarsak o zaman ihsanın çoğunluğunu elde ederiz. Çünkü tarikatın nimetlerinin nihayeti yoktur. Tarikattaki makamların nihayeti yoktur. İnsan ancak tarikatla Allah'ın esma nurundan geçiyor. Sıfat nurundan geçiyor. Allah'ın zat nuruna ulaşıyor. Allah’ın zat nuruna ulaşan bir insan melekten de üstündür, kıymetlidir.


1  Eşrefoğlu Rumi, Müzekkin Nüfus, s. 309.
2  Hadid, 57/3.
3  Kasas, 28/88.
4  Buhari, Rikak, 38.
5  Mâide, 5/35.
6  Araf, 7/172.
7  Zâriyât, 51/56.
8  Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis-i Şerif) 397.
9  Tîn, 95/4.
10 Fussilet, 41/53.
11 Alusi Ruh’ul Me’ani, XX. 101.
12 Fussilet, 41/54.
13 Talâk, 65/12.
14 Mülk, 67/1.
15 Eşrefoğlu Rumi, Müzekkin Nufüs, s. 309.
16 Bakara, 2/30.
17 Kadir, 97/1.
18 Keşfü’l Hafâ.



"O, yaratan, var eden, sekil veren Allah'tir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun sanini yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.(Hasr-24)"


ALLAH
(Varligi zorunlu olan ve bütün övgülere layik bulunan zatin özel ve en kapsamli adi)


RAHMÂN
(Bagislayan, esirgeyen)


RAHÎM
(Aciyan, esirgeyen)


MELIK
(Görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi)


KUDDÛS
(Her eksiklikten münezzeh)


SELÂM
(Esenlik veren)


MÜ'MIN
(Güven veren, vaadine güvenilen)


MÜHEYMIN
(Kainatin bütün islerini gözetip yöneten)


AZÎZ
(Yenilmeyen yegane galip)


CEBBÂR
(Iradesini her durumda yürüten, yaratilmislarin halini iyilestiren)


MÜTEKEBBIR
(Azamet ve yüceligini izhar eden))


HÂLIK
(Takdirine uygun bir sekilde yaratan)


BÂRI
(Bir model olmaksizin canlilari yaratan)


MUSAVVIR
(Sekil ve özellik veren)


GAFFÂR
(Daima affeden, tekrarlanan günahlari bagislayan)


KAHHÂR
(Yenilmeyen, yegane galip)


VEHHÂB
(Karsilik beklemeden bol bol veren)


REZZÂK
((Bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren)


FETTÂH
(Iyilik kapilarini açan, hakemlik yapan)


ALÎM
(Hakkiyla bilen)


KÂBID
(Rizki tutan, canlilarin ruhunu alan)


BÂSIT
(Rizki genisleten, ruhlari bedenlerine yayan)


HÂFID
(Alçaltan, zillete düsüren)


RÂFI
(Yücelten, izzet ve seref veren)


MUIZ
(Yücelten, izzet ve seref veren)


MÜZIL
(Alçaltan, zillet veren)


SEMI
(Isiten)


BASÎR
(Gören)


HAKEM
(Son hükmü veren)


ADL
(Mutlak adalet sahibi, asiriliga meyletmeyen)


LATÎF
(Yaratilmislarin ihtiyacini en ince noktasina kadar bilip sezilmez yollarla karsilayan)


HABÎR
(Her seyin iç yüzünden haberdar olan)


HALÎM
(Acele ile ve kizginlikla muamele etmeyen)


AZÎM
(Zatinin ve sifatlarinin mahiyeti anlasilamayacak kadar ulu)


GAFÛR
(Bütün günahlari bagislayan)


SEKÛR
(Az iyilige çok mükafat veren)


ALÎ
(Izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, askin)


KEBÎR
(Zatinin ve sifatlarinin mahiyeti anlasilamayacak kadar ulu)


HAFÎZ
(Koruyup gözeten ve dengede tutan)


MUKÎT
(Bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren, bilip gücü yeten ve koruyan)


HASÎB
(Kullarina yeten, onlari hesaba çeken)


CELÎL
(Azamet sahibi)


KERÎM
(Fazilet türlerinin hepsine sahip)


RAKÎB
(Gözetleyip kontrol eden)


MÜCÎB
(Dileklere karsilik veren)


VÂSI
(Ilmi ve merhameti herseyi kusatan)


HAKÎM
(Bütün emirleri ve isleri yerli yerinde olan)


VEDÛD
(Çok seven, çok sevilen)


MECÎD
(Sanli, serefli)


BÂIS
(Ölümden sonra dirilten)


SEHÎD
(Her seyi gözlemis olarak bilen)


HAK
(Fiilen var olan, mevcudiyeti ve uluhiyyeti gerçek olan)


VEKÎL
(Güvenilip dayanilan)


KAVÎ
(Her seye gücü yeten, kudretli)


METÎN
(Her seye gücü yeten, kudretli)


VELÎ
(Yardimci ve dost)


HAMÎD
(Övülmeye layik)


MUHSÎ
(Her seyi tek tek ve bütün ayrintilariyla bilen)


MÜBDI
(Ilkin yaratan)


MUÎD
(Tekrar yaratan)


MUHYÎ
(Can veren)


MÜMÎT
(Öldüren)


HAY
(Ebedi hayatta diri)


KAYYÛM
(Her seyin varligi kendisine bagli olup kainati idare eden)


VÂCID
(Diledigini diledigi zaman bulan bir müstagni)


MÂCID
(Sanli, serefli)


VÂHID
(Bölünüp parçalara ayrilmamasi ve benzerinin bulunmamasi anlaminda tek)


SAMED
(Arzu ve ihtiyaçlari sebebiyle herkesin yöneldigi ulular ulusu bir müstagni) 


KÂDIR
(Her seye gücü yeten, kudretli)


MUKTEDIR
(Her seye gücü yeten, kudretli)


MUKADDIM
(Öne alan)


MUAHHIR
(Geriye birakan)


EVVEL
(Varliginin baslangici olmayan)


ÂHIR
(Varliginin sonu olmayan)


ZÂHIR
(Varligini ve birligini belgeleyen birçok delilin bulunmasi açisindan asikar)


BÂTIN
(Zatinin görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açisindan gizli)


VÂLÎ
(Kainata hakim olup onu yöneten)


MÜTEÂLÎ
(Izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, askin)


BER
(Iyilik eden, vaadini yerine getiren)


TEVVÂB
(Kullarini tövbeye sevkeden ve tövbelerini kabul eden)


MÜNTAKIM
(Suçlulari cezalandiran)


AFÜV
(Hiçbir sorumluluk kalmayacak sekilde günahlari affeden)


RAÛF
(Sefkatli)


MÂLIKÜ'L-MÜLK
(Mülkün sahibi)


ZÜ'L-CELÂLI ve'l-IKRAM
(Azamet ve kerem sahibi)


MUKSIT
(Adaletle hükmeden)


CÂMI
(Toplayip düzenleyen, kiyamet günü hesaba çekmek için mahlukati toplayan)


GANÎ
(Her seyden müstagni, kendi disinda her sey O'na muhtaç)


MUGNÎ
(Zenginlik verip tatmin eden)


MÂNI
(Dilemedigi seyin gerçeklesmesine müsaade etmeyen, kötü seylere engel olan)


DÂR
(Zarar veren)


NÂFI
(Fayda veren)


NÛR
(Nurlandiran, nur kaynagi)



HÂDÎ
(Yol gösteren, murada erdiren)


BEDÎ
(Esi ve örnegi olmayan, sanatkarane yaratan)


BÂKÎ
(Varliginin sonu olmayan)


VÂRIS
(Varliginin sonu olmayan)


RESÎD
(Bütün isleri isabetli ve hedefine ulasici, irsad edici)


SABÛR
(Çok sabirli)


©Gonullersultani.net
ALLAH c.c En Güzel Isimleri

Kimler Online

592 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Deutsche Part