Page 29 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 29

Tasavvuf Sohbetleri -2                                            29

               İşte, burada pişmiş ölü balıktan mânâ insanların kalbidir. Oradan bir damla
            sıçrayan su o balığı diriltiyor. Evliyâullâhın bir nazarı da ölü kalbi diriltir.
            Onun kutsal nefesi ölü kalpleri diriltir. Sohbetlerde kalbi diriltir.
               Sohbetlerde Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir iltifatı var ki. Neden? Din nasihatten
            ibarettir. Din nasihatle yaşar. Din nasihatle gelişir. Peygamber Efendimiz öyle
            buyurmuş.
               Burada  nasihat  da  ikiye  ayrılır:  Vaaz  var,  sohbet  var.  Vaazda  nefisler
            konuşur,  nefisler  dinler.  Vaazı  cemaatin  nefsi  dinler.  Nefis  ise  münkirdir,
            hiçbir şey kabul etmez. Hoca Efendi bir şey söyler. Onlar da bana söylemiyor
            diye dinler. Hiçbirini üzerine almaz.
               Sohbet öyle değil. Ruh söyler, ruhlar dinler. Ruhta bir hakikat vardır. Tâ
            ilmi ezelîde  Allâhu Teâlâ’nın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğini
            duymuşlar.  “Evet.”  demişler.  Orada  ruhun  bir  teslimiyeti  var.  Bu  dünya
            âlemine gelen ruh bir ehl-i dilin sohbetini dinliyorsa ayılıyor. Nasıl ayılıyor?
            Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdeki o sözü, o güzel sesi aklına geliyor. Ayılıyor,
            canlanıyor. Cezbe ondan ileri geliyor. Muhabbet ondan ileri geliyor.
               Sohbet insanları irşad eder. İrşattan mânâ insanların kalbinin temizlenme-
            sidir. İnsanların kalbi açılır. Sohbette bir sâfilik var. Her şeyi kalbinden çıka-
            rıyor. Ama vaaz öyle değil. İnsanlar hoca efendinin dediğini kabul etmiyor.
            Kalbinden  atamıyor.  Hoca  efendi  de  kendisini  almış,  yükseğe  çıkartmış.
            Kendisini halktan seçkin olarak görüyor ilminden dolayı.
               Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin oğlu Abdülcebbâr Efendi çok âlimmiş.
            Bir gün camide vaaz etmiş. Allah’ın azaplarından, gadaplarından, hikmetle-
            rinden çok derin bir vaaz etmiş. Halktan da dinleyen dinlemiş, dinlemeyen
            uyumuş. İnsanlarda hiçbir hareket yok. O sırada babası gelmiş. Abdülkâdir
            Geylânî Hazretleri. O da babasına hürmeten vaazı kesmiş. Kürsüden aşağıya
            inmiş. Talep üzerine Abdülkâdir Geylânî bir ifâdede bulunmuş. Demiş ki:
               —  Camiye  gelecektim,  acıkmışım.  Abdülcebbâr’ın  annesine  dedim  ki
            “Bana bir sıcak çorba yap içeyim, gideyim.” O da çorbayı pişirdi. Çanağa
            koydu. Getirdi önüme. O sırada bir kedi, fareyi arayayım diye vurdu çorbayı
            döktü. Ben de nefsimi tenkit ettim. “Sen bu çorbaya lâyık değilsin.” dedim.
            Çorbaya  lâyık  olsaydım  niye  döküleydi.  Kalktım  nefsimi  tenkit  ederek
            suçlayarak geldim camiye, diyor.
               Böyle söyler söylemez bütün cemaat başlıyor ağlamaya. Ağlamaktan kırı-
            lıyorlar. Bunu görünce Abdülcebbâr Efendi şaşıyor ve kendi kendine, “Ben
            bu kadar Allah’ın azaplarından, gadaplarından, hikmetlerinden, rahmetlerin-
            den konuşuyordum cemaatte hiçbir tepki yoktu. Annemin pişirdiği çorbayı
            kedi dökmüş. Bunda ne vardı ki bu cemaat bu kadar feyizle ağlıyorlar?” diyor
            ve annesine şöyle söylüyor:
               — Babama sor bakalım. Sen çorba pişirmişsin. Kedi onu dökmüş. Babam
            da yemeden gelmiş. Bunu anlatınca millet ağlamaktan kırıldı. Hâlbuki ben ne
            kadar vaaz etmiştim.
               Annesi soruyor. Abdülkâdir Geylânî, oğlu hakkında demiş ki:
   24   25   26   27   28   29   30   31   32   33   34