Page 55 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 55

Tasavvuf Sohbetleri -2                                            55

               Bilmem hangi senede 82 ya da 84 olabilir. Yine Ankara’dayım. Siyasal
            Bilgileri  bitirmiş  birisinin  annesi,  amcası  var;  babası  ölmüş.  Bunlar
            Müslümanlar, asilzâdeler. Fakat oğulları orada tam mânâsı ile solcu. Bir türlü
            dönmüyor. Annesi ağlıyor.
               Amcası da albaylıktan emekli olmuş, ismini söylemeyelim. Amcası bir
            vesîle  ile  “Kemâl  ben  hastayım,  ihtiyarım.  Misafirlerim  var,  gel  de  biraz
            yardım  et.”  demiş.  Geldi  yemekleri,  ikramları  verdi.  Sohbet  oldu,  dinledi
            sohbeti. Sonraki gün bir başka eve gittik. Kendi arzusu ile geldi. Orada da
            başladı  hizmet  görmeye.  Çayları  getirdi,  meyveleri  getirdi.  Üçüncü  akşam
            başka bir yere yine geldi. Ders aldı, ihvan oldu.
               Sonra Erzincan’a gittim. Uzunca bir mektup yazmış. Mektubun şurasını
            hatırlıyorum: “Yıllardır kâinatı aydınlatan bir güneşin karanlığında geziyor-
            dum. Aydınlık, İslâm aydınlığı; güneş, İslâm güneşiymiş. Bizim medeniyet,
            medeniyet  diye  sahip  olduğumuz  medeniyet  ancak  ehlileşmiş  bir  hayvan
            oluyor, bu imiş.” diyor.
               Yani demek istiyor ki bir insanın ibadeti, ameli olmazsa, hayvanların bir
            yabanisi var. Ormanlarda, dağlarda gezer. İnsanlar için zararlı. Ama evde bes-
            lenenler zarar vermiyor. Demek ki medeniyet medeniyet diye sahiplendiği-
            miz, medeniyet de ehlileşmiş hayvan oluyor.
               Onun için Allah’a şükür, çok şükür bizim insan olmamız için Kitap’a sahip
            olacağız. Peygamberimiz’in sünnetlerini işleyeceğiz. Zaten Allah’ın emri de
            böyle. Şimdiki âdetler, ananeler, usuller, yaşantılar Avrupa’dan gelmiş. Böyle
            yaşantı  Sahabe’de  görülmemiştir.  İnsanın  yaşantısı  böyle  değil.  Sebep  ne?
            Peygamber Efendimiz buyuruyor:
               “Bütün hataların başı dünya sevgisi.”
               Dünyayı  seven  her  hatayı  işler.  Dünyayı  sevmeyen  hiç  hata  işlemez.
            Yiyeceğiz,  içeceğiz,  kazanacağız.  Ama  yediğimiz,  içtiğimiz  helal  olsun.
            Yediğimizin, içtiğimizin helal olması için ibadetimiz olacak.
               İnsan maneviyatını elde ederse büyük âlimdir, insanlık şerefine lâyık olur-
            sa.
               Cenâb-ı Allah “Legat haleknel insâne fî ahseni takvîm” buyuruyor.
               Dünyalardan, yerlerden, göklerden daha büyük varlık oluyor insan.
               Onun için Cenâb-ı Hak bir kutsî hadisinde: “Ben yerlere göklere sığmam
            ama mümin kulumun, velî kulumun kalbine sığarım.” buyuruyor.
               Velî olanda velî sıfatı vardır. Velî olmayanda ancak Allah’ın esmâ nuru
            vardır.  Mesela  biz  şimdi  müridiz.  Velâyet  sahibi  değiliz.  Bizim  emir
            hududunda esmâ zikrimiz var. Esmâ, Allah’ın isimleri, Allah’ın 1001 ismi
            var. Ama bizim esmâmız “Lâfza-yı Celâl” Allah’ın zâtına, tek olan zâtına
            mahsus  olan  bir  isimdir  bu.  İşte,  onun  nuru  kalbimizde  var.  Allah’ı  unut-
            tuğumuz zaman o nur kalbimizden çıkıyor, kaldık karanlıkta. Allah’ı andı-
            ğımız  zaman  nasıl  ki  karanlık  gecede  lamba  yanar,  ışır.  Kalbimiz  de  öyle
            oluyor.  Allah’ı  unuttuğumuz  zaman  kalbimizdeki  ışık  sönüyor.  Buna  ne
            diyoruz?  Gaflet.  Gaflette  olan  insan  her  hatayı  işler.  Allah’ı  unutmazsa,
            Allah’ın esmâ nuru onda vardır. O da onu hatalardan korur. Biz bunu sadece
   50   51   52   53   54   55   56   57   58   59   60