Page 142 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 142

142                                                Gül'den Bülbüllere

               Bu neye benzer? Bir usta var, çırağını yetiştirir. Kendisi ne bilirse onu
            öğretir. Ama çırakta kabiliyet varsa, kendisinden daha üstün bir usta bulur.
            Maharet, mârifet sahibi olur. Bazı çıraklar kendi kabiliyeti, kendi zekâsından
            dolayı, ustasından daha ileri geçiyor. Zâhirde bu böyle oluyor. Ama mânevi-
            yatta her meşâyih kendi makamına kadar müridini götürür. Oradan ileriye
            geçiremez. Fakat mürit geçebilecek durumda olursa, onu silsiledeki büyükler
            geçirirler. Nakşibendî Efendimiz’e kadar ilerletirler, o makama dâhil ederler.
            Kelâm-ı kibârda onu ifade ediyor:
               Himmet-i evliyâ bize yâr iken
               Bizim  büyüklerimiz  -hâşâ  estağfirullâh-  hepsi  yetkili.  Nakşî’nin  on  iki
            kolu  var,  sadece  bizim  kolumuz  değil.  Mademki  Nakşibendî  Efendimiz
            yetkilidir. Sair kollardaki terakkî eden bir müridi ileriye götürecek bir üstat
            lazım. Çünkü meşâyihini geçecek. İşte o zaman onu Nakşibendî Efendimiz’e
            götürür. Çünkü o reis-i evliyâ seçilmiş. O “Gâbe Gavseyn” makamına ulaş-
            mış. Oraya kadar götürürse o götürür. Ondan başkası götüremez. Mektubat’ta,
            Reşahat’ta yazılıdır: “Eğer arz üzerinde Hâce Abdülhâlik evlatlarından bir
            tane bulunsaydı, Mansur’u oradan geçirirdi.” Nakşibendî Efendimizin nispe-
            ti.  Hilâfeti  dünyaya  dağıldıktan  sonra  Mansur’daki  hâl  bir  kimsede  görül-
            memiş.
               Nice Mansûr’a söylettin “Enel-Hakk”
               Tarihler boyunca dillerde söylenen kitaplara yazılan nice Mansur’lar var.
            Buradaki mânâ nice velîler “Ene’l-Hak” makamını geçtiler. Geçmeseler velî
            olamazlardı. Ama Mansur makamını ifşâ etti, dile getirdi. Dile getirince:
               Kendini kendi bile kendi göre
               Bâkisini diyemezem gelmez dile
               Velîler orayı geçiyorlar. Geçmeseler velî olamazlar. Yalnız dile getiremi-
            yorlar. Dile getirmek zâhire suç oluyor. Şeriata da ters düşüyor.
               Cenâb-ı Hak: “Ruh Rabbinin emrinde.” buyuruyor.
               Öyle ise onu Mansur’un ruhu söyledi.
               Mansur değil can söyledi
               Cân içre cânân söyledi
               Ol Ruh-u sultan söyledi
               Keşf eyleyip esrârını
               Demek ki Mansur değil ruhu söyledi. Nemrut da “Ene’l-Hak” dedi. Ama
            Nemrud’un nefsi söyledi. Kelâm-ı kibâr:
               Latif-i âlemin ara duracak yer mi bura
               Latif-i âlem, çok kibâr, çok leziz bir yerdir. Cennettir yani. Söyleyen Man-
            sur değil, Mansur’un ağzından Allah konuşmuş. Olur mu böyle şey? Olmazsa
            Cenâb-ı Hak kutsî hadisinde: “Konuşan dili benim.” buyurmuyor mu? Kul
            Allah’ın sıfat nuruna ulaşırsa Allah’ın sekiz sıfatı kulda tecellî eder.
               Onun için Cenâb-ı Hak: “Konuşan dili benim dilim. İşiten kulağı benim
            kulağım.  Gören  gözü  benim  gözüm.  Uzanan  eli  benim  elim.  Düşünen  aklı
            benim aklım.” buyuruyor.
               Kim bunlar? Velîler. Kim bunlar? İradesinden geçmiş, Allah’ın kudretine,
            kuvvetine dâhil olmuş.
   137   138   139   140   141   142   143   144   145   146   147