Page 138 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 138

138                                                Gül'den Bülbüllere

               Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür, Allah nimetimizin münkiri etmesin.
            Burada  söyleyene  bakma,  söyletene  bak.  Bizim  ilmimiz  yoktur.  Medrese
            ilmimiz yok, kültürümüz yok, tahsilimiz yok. Ama işte:
               Evvelâ bir pîre teslim olmayan derviş midir?
               Eşiğinde baş koyup cân vermeyen derviş midir?
               Harfi savtı olmayan bir şehre basmayıp kadem
               “Allemel-esmâ” rumuzun bilmeyen derviş midir?
            Harfi savtı olmayan şehirden mânâ gönüldür.
               Vârını yağmaya verip İbrahim Edhem gibi
               Arayıp Hızr-ı zamanı bulmayan derviş midir?
               Günde yetmiş kez hitab-ı “İrciî”den bî-haber
               Fedhulî sırrından agâh olmayan derviş midir?
               Her sıfattan Zât-ı Hakk’ı bilmeyen derviş midir?
               Buradaki olayın teferruatı diğer sohbetlerde de ifade edildi. İbrahim Ethem
            Hazretleri Belh Padişahı iken tâcını tahtını bırakıp bir şeyhe bağlanmış. Yedi
            sene  hizmet  ettikten  sonra  Şeyh  Efendisi’nden  himmet  istiyor.  O  da  ona
            kızıyor.  Bostancı  bostanını  sulayacağı  zamanı  bilir,  diyor.  Kovuyor,  o  da
            gidiyor. Kıyâfeti değişmiş, kişiliği değişmiş. Tam mânâsı ile derviş olmuş. Bu
            vaziyette gidiyor memleketine. Saraya varıyor, ama onun padişah olduğunu
            kimse bilmiyor. Bilseler zaten arıyorlardı. Kurbanlar kesecekler.
               Sarayın nöbetçileri onu almak istemiyorlar. O da bir gece kalıp gideceğim
            diyor.  Hayır,  kalamazsın  diyerek,  döverek  merdivenlerden  aşağıya
            yuvarlıyorlar. Kafası gözü kanlara bulanıyor. Sabaha kadar orada tarlalarda
            kalıyor. Sabah olunca ağlayarak şeyhinin memleketine doğru dönüyor.
               Geliyor şeyhinin memleketine. Tabii orada yedi sene kaldığı için kaç tane
            kapısı var? Nereden girilecek, biliyor. Şeyh Efendisi iki tane dervişe emir
            veriyor.  Diyor  ki:  “Belh  Padişahı  geliyor.  Polis  kıyâfetine  girin  kapıda
            bekleyin. Hangi kapıdan girmek isterse dövün de onu içeri koymayın.” diyor.
            “Bütün  kapıları  dolaşmak  ister.  Hangi  kapıya  giderse  oraya  gidin  bırak-
            mayın.” diyor. “Ne zaman ki öldüreceksiniz bâri bu kapıdan içeriye akıtın
            kanımı, dışarı akıtmayın derse, o zaman bırakın gelsin.”
               Dervişler aldıkları emri uyguluyorlar. Kaç tane kapı varsa hepsine gidiyor.
            Her kapıda dayak yiyor. En son kapıda diyor ki: “Öldürseniz de ben buradan
            gireceğim. Yalnız öldürecekseniz kanım içeri aksın.” diyor. “Kanımı dışarı
            akıtmayın.” deyince bırakıyorlar giriyor. O zaman buna himmet ediyor. Yani
            buna hilâfeti veriliyor. Haydi git, tekkeni kur. İnsanları topla, onları irşad et.
            İrşat sohbettir. Sohbetsiz irşad olmaz. İnsanı kitap irşad etmez. İnsanı amel
            irşad etmez. İrşat ettirecek sohbettir.
               Bu da gidiyor derya kenarında tekke yapıyor. Etraftan üçer, beşer halk
            toplanıyor. Yeri belli oluyor, duyuluyor. O zaman halkı geliyor ki bunu gö-
            türsünler padişah yapsınlar. O da derya kenarında oturmuş, cübbesini yamı-
            yor. Zaten cübbesinde doksan tane yama varmış.
               —  Haydi,  seni  götüreceğiz.  Yedi  yıldır  arıyoruz,  artık  bırakmayız,
            demişler.
               — Diyor ki ben gelmem. Siz padişahınızı bulun.
   133   134   135   136   137   138   139   140   141   142   143