Page 148 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 148
148 Gül'den Bülbüllere
— Niçin diye sorduğunda cevap vermiş:
— O mübareğin sevgisi o kadar içime doldu ki, ders yapamıyorum.
Satırlara bakıyorum, satırlar birbirine karışıyor demiş.
Hocası tenkit etmiş. Aradan birkaç gün geçmiş. Yine bununla karşılaşmış,
kızmış. Üçüncü defa rastlamış, yine kızmış. O gece hoca bir günah işlemiş.
Günah-ı kebâir işlemiş. Bir taraftan da hocası olduğu için saygı gösteriyor.
“Niye bana böyle yapıyorsun?” demiyor. Ama üçüncü karşılaşmalarında, ho-
ca ağzına geleni söylüyor, söylüyor, o da susuyor. En son ayrılırlarken diyor
ki:
— Hocam sen gece şu günah-ı kebâiri işlersin, gündüz de Allah yolunda
gidenlerin yolunu kesersin, diyor.
O zaman hoca sanki kurşunla vurulmuş gibi şaşırıyor. Bunların hak
yolunda olduğunu, üç günde kerâmete ulaştığını kabul ediyor. Bu defa hoca
ayaklarına kapanıyor.
— Aman diyor. Hakkını bana helal et. Sizin yolunuz da hak şeyhiniz de
hak, sözünüz de hak. Beni de o dergâha kabul edin, diyor. Onu da götürüp
dergâha kabul ettiriyor.
İşte buradan anlıyoruz ki meşâyih sevgisi ne büyük sevgidir ki dünyayı bir
defada içerisinden çıkarıp atıyor. Allah’ın emri olan ilmi de atıyor insan
içinden. İlimin de bir makama kadar geçerliliği var. O ilimden de geçmesi
lazım. Geçemiyor, mürşitsiz geçemiyor o ilimden. İlim de bir perdedir. İlim
de bir varlıktır. Götürür, götürür bir istasyona kadar götürür. Orada kalır.
Oradan öbür tarafa da bir vâsıta lazım. Allah’a giden vasıtalar: ilim, amel;
şeriat, tarîkat, hakikat, mârifet.
Şeriat, satırdaki ilim. Tarîkat, kalpteki olan ilim. Kalpteki ilim Allah sev-
gisi ile Allah aşkı ile elde edilir. Medreseden, hocadan elde edilmez bu.
Herhangi bir sanatkâr ister ki çırağını kendisinden fazla usta etsin. Ki o da
ondan iftihâr duysun. Hocalar da isterler ki talebeleri ilerlesin. Ama hepsine
değil, hangisi ilerleyecekse ona önem veriyorlar. Zeki olana, kavrayacak olana
önem veriyorlar.
Abdülhâlik Gücdüvânî Hazretleri’ne de hocası çok önem veriyormuş. Onu
âlim çıkarsın da kimmiş bunun ustası desinler.
“Meth-i nakış, nakkâşa yakışır.”
Yani ne demek olur? Bir nakış gördünse, beğendinse, o nakışı methetme.
O nakışı işleyeni methet. Nakışta ne var ki? Nakış olmamış ki. Onu bir işleyen
olmuş. Öyleyse maharet işleyendedir. İşleyen methedilecek.
Abdülhâlik Gücdüvânî Hazretleri nasıl ki bir paketini taşıması ile Evliyâ-
yı Kebîr’i kendisine cezbetti, ona Allah sevgisini hissettirdi. Meşâyih sevgisi,
Resûlullâh sevgisi, Allah sevgisi üçü de aynıdır. Onu kendine bend edince ona
satır ilmini daha okutmaz olmuş. “Kitabı açıyorum, yazıları okuyamıyorum.”
demiş. Hocası bile onu zor anladı. Hocası âlim olduğu hâlde onun günahını
bu ilmi öğrenen bildi. Câhil kim? Şeytan. Hâlbuki şeytan çok âlim idi.
Bu denli ilme mâlik iken İblis
Senin ilmini bilmedi o telbis

