Page 36 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 36

36                                                 Gül'den Bülbüllere

            Burada bir müjde var. Haşa, Allah vaadinden geçmez. Ne emretmişse o olur.
            İşte Benî İsrail velîlerini ve onlarla beraber giden köpeği  Allah diriltecek.
            Onlarla  yaşatacak.  Bize  sâdıkları  tanıtmış.  Kimler?  Velîlerimiz,  mürşitle-
            rimiz. Bunlarla beraber olursak ki olmuşuz Allah’a şükür. Fakat onların şere-
            fini muhafaza edelim. Ahlakımız, yaşantımız, hareketimiz, sözümüz onlara
            uygun olacak. Özümüz de onlara uyacağız.
               Râbıtadaki mahâret budur, râbıtadaki ciddiyet budur. Şeyh Efendimiz’i hiç
            unutmamak. Mademki zâhirde o da insan. Yeme, içme, uyuma, konuşma var
            ya onda da. Öyle ise onu her hareketimizle hayâl edelim ki unutmayalım.
            Unutmazsak, ondan ayrı düşmezsek eğer, nefsimizden o zaman emin oluruz.
            Nefsimiz bize zarar veremez. Ama gâfil olursak, nefsimiz bizi tuzağına düşür-
            mek ister. Hakaretini yapmak ister. Bizim en büyük düşmanımız nefsimizdir.
            Bize  kimseden  zarar  gelmez.  Nefsimizden  zarar  geliyor.  Her  kim  ki  seni
            diliyle, eliyle incitmişse o kendisine yapmıştır. Onun cezasını çekecek. Sen de
            onun  mükâfatını  göreceksin.  Sen  de  bir  kimseye  eziyet  ettinse,  hakkına
            tecavüz ettinse elinle, dilinle gönlünü kırdınsa sen cezanı çekiyorsun. Onun
            için  mükâfat  oluyor  bu.  Demek  ki  zâhirde  zulmeden,  maneviyatta  zulme
            uğruyor. Zulmedilen adâlete uğruyor.
               Niçin Cenâb-ı Hak “Mazlumların âhını, zâlimden alacağım.” diyor.
               İşte, en büyük nimetimiz, Allah bizi Müslüman halk etmiş. Tarîkatı nasip
            etmiş. Allah bizi mürşitle tanıştırmış. Mürşid, irşad eden. İnsanları sevindiren,
            insanları rahatlatan, insanları nimetine ulaştıran... Her insan kendi nimetini
            bilemiyor ve bulamıyor. Ancak Allah insanların gönlüne inanç cevheri halk
            etmişse ona ulaşılır. Eğer gönlünde o inanç cevheri olmazsa ona ne şeriat ne
            nasihat  ne  sohbet  hiçbir  şey  fayda  etmez.  Muhakkak  Allah’ın  varlığına
            inanacak. O zaman nasihatsız kalmıştır da hayrı-şerri, haramı-helali bilmiyor.
            Kendisini günahlardan isyandan geri alamıyor. Bir de nefsine kapılmış. Dün-
            ya sarhoş etmiş.
               Hubb-i dünya bizi sarhoş eylemiş
               Dünya muhabbeti onları sarhoş etmiş. Âhiret için çalışacak güçleri kal-
            mamış.
               İnancımızı  yaşayacağız.  İnancımız;  Kitap,  Sünnet.  İnancımız;  şeriat,
            tarîkat. İnancımız; mürşidimiz, meşâyihimiz. Onu kendimize delil edeceğiz.
            Delil etmek, ona uymak. Onun peşinden ayrılmamak.
               Sarp kayalık bir tepede, karanlık gecede çâresiz kalsanız. Oradan kurtul-
            mak isteseniz. O anda birisi elini uzâtıp kurtarmak istese hemen ona yakla-
            şırız. İşte bu karanlık dünya aleminden de bizi meşâyihimiz kurtaracak.
               Şeriatımız  var,  tarîkatımızı  da  yaşamak  lazım.  Eğer  tarîkatımıza  lâyık
            olmayan bir sözümüz, kıyâfetimiz, hareketimiz olursa tokat vururlar. Bazıları
            diyor ki: tarîkat yok. Bunlar yalan söylüyorlar.
               İçimden çok acı çektiğim, çok üzüldüğüm bir mesele var: Bu gençler var
            ya, talebeler. Bunlardan çok akın var, geliyorlar. Fakat bunların aileleri karşı
            çıkıyorlar.  Anneleri,  babaları  bunlara  niye  tarîkata  girdin  diye  baskı
            yapıyorlar.  Hatta  şöyle  bir  şey  oldu.  Eskişehir’den  telefon  geldi.  İki  genç
            sözlenmişler, nişanlanmışlar düğünleri olacak. Tarîkata girmişler. Kızın tarafı
   31   32   33   34   35   36   37   38   39   40   41