Page 38 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 38

38                                                 Gül'den Bülbüllere

               Cenâb-ı Hak ne diyor? “Ben affediciyim.”
               “Yâ Rabbî sen affedicisin. Affetmeyi seversin. Affedenleri de seversin.”
               En büyük kâr, kemâl, mükafat bize kötülük edilse bile biz onlara iyilik
            düşüneceğiz.  Sanki  söylememiş  gibi.  Adam  ne  olacak,  beşerdir.  O  zaman
            bilemedi, fark edemedi, boş bulundu, sinirinden dolayı yaptı diye düşün. İçine
            koyma. Sanki hiç söylememiş gibi ona karşı sevgin saygın olsun. Terakkînin
            en büyük vasıtası budur.
               Bırak bu masivâ ile hevâyı
               Pîri Sâmi gibi bul rehnumâyı
               Delil eyle o zât-ı evliyâyı
               Bu berzâh âlemini geçmek dilersen
               Bekâ gülşânına göçmek dilersen
               Bu  dünyanın  karanlığından  kurtulmak  için  meşâyihimizin  rengi  ile
            renkleneceğiz. Boyası ile boyanacağız. Ahlakı ile ahlaklanacağız. Sıfatı ile
            sıfatlanacağız.
               Nedir onun ahlakı? İşte
               “Âlâ’yı, ednâyı seçmek mürşidi-kâmil’in kârı değildir.”
               Âlâ, iyi; ednâ, kötü demek. Sen iyisin, sen kötüsün demez meşâyihler. Se-
            nin gördüğün ayıbı velîler setrederler. Onlar sen şöylesin, sen böylesin derler
            mi? Demezler. Biz niye diyelim? Öyle ise onu delil edeceksek râbıtamızın
            önemi bu.
               Bizde “Hayâl-i râbıta” var. “Nakş-i cemâl” bilâhare. Gösterirler veya gös-
            termezler. Nakş-i cemâli görsen de görmesen de nakş-i hayâlle nimetine malik
            oluyorsun. Nakş-i cemâl zamanında olurmuş, şimdi yok. Niçin? Nakş-i cemâl
            olanlar bir gün, üç gün, on beş yirmi gün yemeden içmekten dûr (uzak) olu-
            yorlar. Baygın değil, uykulu değil ama hareket de yoktur. Yemesinden, içme-
            sinden, konuşmasından her şeyden dûr olmuş. Parmağını bile kıpırdatamaz.
            Ama şimdi bu zamanda göstermezler. Bu zamanda bunlar anlaşılmıyor, taşı-
            namıyor.
               Böyle bir kimse olsa ne yaparlar? Nitekim olduğu da oluyor. Tamamen
            değil de kısmen belirtileri görünüyor. Böyle bir hâl tecellî ediyor. Tamamen
            evlattan, aileden, yemeden, içmeden, her şeyden vazgeçiyor. Bir aşk onu ihâta
            ediyor.  Ama  ne  ailesi  onu  güdebiliyor  ne  ihvan  hâlden  anlıyor.  Doktora
            götürüyorlar  doktor  anlamıyor.  Hocaya  götürüyorlar  çâresini  bulamıyor.
            Aşktan  mütevellit  bir  hâl.  Râbıta-yı  nakş-ı  hayâl  değil  de  râbıta-yı  nakş-ı
            cemâlden mütevellit bir şey aksetmiştir de o, onu taşıyamıyor.
               Demek ki bize ne lazım? İrade lazım. İrade farz kılınmıştır namaz gibi,
            oruç  gibi.  Helalinden  çalışacağız.  Görevine  göre  hizmetimizi  yapmak  hep
            irade ile oluyor. İradesi olmayanların ameli de olmuyor. Delilerin iradeleri
            yok. Onlara amel de yok.
               Bir de aşktan mütevellit olur ki bu da iradesiz olur. Bu da makbul değil.
            İrade ile terakkî etmek daha makbul. Çünkü niçin? Namaz, şeriatımızda da
            tarîkatımızda da ibâdetin başı. Birisi cezbeye kapılmış da namazını kılmıyor.
            İnanın  onun  cezbesi  onun  için  hiçbir  şeydir.  O  terakkî  edemez,  kaybeder.
            Kazanayım derken kaybediyor. O cezbeyle, o aşkla beraber ibâdeti de yapı-
   33   34   35   36   37   38   39   40   41   42   43