Page 39 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 39

Tasavvuf Sohbetleri -2                                            39

            yorsa  işte  o  gider.  Sizler  de  bu  muhabbetinizle  beraber  ticaretinizi,  işinizi
            yaparsanız  hem  dünyanıza  hem  âhiretinize  bu  muhabbetinizle  çalışırsanız
            terakkî edersiniz. Çocuklarınıza, işinize, ibâdetinize bakacaksınız.
               Yusuf Hemedânî Hazretleri’nin beş tane halifesinden Hasan Efendi var-
            mış. Onu bir aşk sarmış. İbadetini yapıyor ama çalışmıyor. Dünyaya çalışmı-
            yormuş. Şeyh Efendisi bunu sıkıştırmış.
               —  Çalışacaksın,  çocukların  sana  emanettir.  Çalışmak  Allah’ın  emridir.
            Bunları ihtiyaçlı bırakma, demiş.
               O da:
               — Çalışmaya gücüm yok, demiş.
               — Çalışacaksın, demiş.
               Fakat Cenâb-ı Hak Yusuf Hemedânî’ye bizzat buyurmuş.
               — Ya Yusuf! Sana biz akıl gözünün görmekliğini verdik. Hasan’a hem
            akıl gözünün gönül gözünün görmekliğini verdik. Onu dünyada sıkıştırma.
               Ama binlerce müridin içerisinde bir tanesine. Asırlar boyunca bütün tarî-
            katlar içerisinde bir tek o. Başka görülmemiş. Bizim de başımıza geldi. Bir
            ara ben de çalışmak istemiyordum. İnanın ki bir tek oğlumuz var. Beş yaşında,
            diğerleri yoktu. Herkes onu seviyordu. O bile gönlümden çıktı. Ne iş ne ev,
            hiçbir  şey…  Kayınpederim,  Şeyh  Efendim’e  şikâyet  etmiş.  Bize  ne  yaptı
            biliyor musunuz? Bize öyle şiddetli bir emir verdi ki:
               — Sen çalışmıyormuşsun.
               Hakikaten bir sene boş durdum, çalışmadım. Hazır da bitiyor. Her ne kadar
            köy hayatı yaşıyoruz, ektiğimizi biçiyoruz. Ama bir senenin artığı bir seneye
            yeter. Sonraki sene ne olacak? Bu arada Şeyh Efendimiz’in tekkesine gidi-
            yoruz geliyoruz. Bir daha gidiyoruz. Neyse gittim elini öptüm.
               — Otur, dedi.
               Oturdum. Dedi:
               —  Sen  çalışmıyormuşsun.  Niçin  çalışmıyorsun?  Senin  deden  mürşid-i
            sakaleyn (inlerin, cinlerin de mürşidi)’di.
               Şimdi, velîler mürşid-i sakaleyn olamıyorlar. Her asırda bir tane olurmuş.
            Cinlerden de müritleri varmış. Onlara özel sohbeti varmış. 24 saatin bir saatini
            onlara ayırmış. Onları içeri alınca, hanımı Aliye’yi bile evden gönderirmiş.
            Ama pencereden sohbeti duyulurmuş. İçerde kimse yok. Pabuçlukta ayakkabı
            yok. Ama sohbet ediyor, duyuluyor. Herkes biliyor.
               Mübarek Şeyh Efendimiz de cinlerle görüşürmüş.
               — Senin deden böyle bir mürşid olduğu hâlde boş zamanlarında, keserle,
            testere ile uğraşıyordu. Sen ondan daha mı büyük oldun? dedi.
               — Baban 27 sene medrese ilmi okumuş. Müderris, büyük bir âlim. On iki
            nüfusu keserle besliyordu. Sen ondan daha mı bilgili oldun? Dedi. Bana par-
            mağını kaldırdı.
               — Beni büyük biliyorsan emir veriyorum çalışacaksın. Derslerin kazaya
            kalsın.  Namazın  kazaya  kalsın.  İşin  kazaya  kalmasın.  Eğer  beni  büyük
            bilmiyorsan peşimde dolanma, peşimden gelme.
   34   35   36   37   38   39   40   41   42   43   44