Page 78 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 78

78                                                 Gül'den Bülbüllere

               Ama büyüklerimiz, meşâyihlerimiz ne buyuruyorlar sohbetlerinde? Alır-
            ken unutmayın Allah’ı, verirken unutmayın. Yerken Allah’ı unutmayın, içer-
            ken  Allah’ı  unutmayın.  Çalışırken  Allah’ı  unutmayın.  Daima  kalbinizden
            “Allah! Allah! Allah!” zikri yapa yapa bir an evvel kalbinize “Allah!” dedirin.
            Lisana getirmeye lüzum yok.
               Bu nasılmış? Bir insan kalbine Allah dedirtinceye kadar sa’yı var, zorlan-
            ması var, çalışması var. Ama kalbi dirilip “Allah” diyorsa o zaman bırakıyor
            bunu. O zaman da Allah’ı unutmak istiyor da unutamıyor. Yani kendisini ne
            ile meşgul ederse etsin. Allah’ı unutayım diye zorlar, unutamaz.
               Çünkü  onda  bir  sıfat-ı  meleke  meydana  geliyor.  Onun  için  şöyle
            buyruluyor:
               “Bizim öyle kullarımız var ki onların ticaretleri, zikirlerine mâni olmaz.”
               Bunlar kimler? Çalışırken Allah’ı unutmamışlar, kalpleri ile zikretmişler.
            Yerken, içerken, alırken, verirken, zikrede zikrede onların kalpleri dirilmiş.
            Harekete gelmiş, canlanmış. O yazılı olan Lafza-yı Celâl canlanıyor. Ampule
            cereyan gelmezse orada bir yazı var duruyor. İşte onun için insanlara:
               “Kulum Ben sana şah damarından yakınım” buyruluyor.
               Ama insanlar ne zaman ki o şah damarından yakın olan Allah’ı zikrede
            zikrede Cenâb-ı Hakk’ın nuru onda tecellî ediyor. Esmâ nuru, sıfat nuru, sonra
            zât nuru tecellî eder insanların kalbinde.
               Hani tarîkata girdik, sana bir esmâ verdi çekiyorsun: Lafza-yı Celâl: Allah!
            Allah! Allah! Allah! Başka tarîkatlarda ise Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin
            herhangi birisini zikrediyorlar. Buradaki hikmet, kudsiyet böyle. Onun için
            bütün tarîkatların üstünü oluyor Nakşibendî tarîkatı.
               Nakşibendî Efendimiz onun için buyuruyor ki:
               “Sâir tarîkatların nihâyet kârını, biz bidâyete getirdik.”
               Sâir tarîkatlarda çalışırlar, çalışırlar, çalışırlar 20-30 sene bir kâra ulaşırlar.
            Biz onu tarîkata ilk girene veriyoruz, diyor.
               Başka tarîkatlar, esmâ nurundan, sıfat nuruna; sıfat nurundan zât nuruna
            geçiyorlar. Onlara çeşitli çeşitli esmâlar çektiriyorlar. Bütün çekilen zikirler,
            Cenâb-ı Hakk’ın bin bir ismi, hepsi toplanıyor, geliyor Lafza-yı Celâl’de sona
            eriyor.
               Yeter ki biz kalbimizi Allah ile meşgul edelim. Bunun için de sa’y lazım.
               Zaten Cenâb-ı Hak: “Beni çok zikredin.” buyuruyor.
               Biz irade sahibiyiz bir şeyle meşgul olduğumuz zaman unutuyoruz Allah’ı.
            Fakat o meşguliyet içerisinde sen sahiplisin. Senin bir râbıtan var. Seni bir
            ihtar eden var, seni bir ikaz eden var. O da râbıtandır. Velâyet parmağı vardır.
            Bâtın parmağı vardır. O uzanır sana, seni dürter, seni uyarır.
               Zâhirde nasıl olur? Kalemin yazı yazarken kırılır veya çalışırken parmağın
            bir yere sıkışır veya yürürken ayağın bir yere takılır. Bunlar velâyet parmağı.
            Geliyor seni dürtüyor. Uyan diyor. Bir de ne var? Otobüse binmiş gidiyorsun.
            Vâsıta ile gidiyorsun. Eğer sen kalbini Allah’a verdinse o vasıtadan aldığın
            sesi zikir olarak alırsın. Bakarsın ki o da Allah diyor. Öyle midir? Amennâ ve
            saddaknâ, ehl-i zikir için öyledir.
   73   74   75   76   77   78   79   80   81   82   83