Page 166 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 166

166                                                Gül'den Bülbüllere

               Aslında bir müridin râbıta karşısında, Allah kalbinde olacak. Râbıta senin
            aynandır. Râbıta senin kalbinin bekçisidir. Eğer Allah’ı unuttunsa, o senin
            manen  tependen  aşağıya  kamçı  ile  vuruyor.  Râbıtanın  târifi  budur.  Şeriat
            kamçısı  var.  Onunla  vuruyor.  “Niye  unuttun  sen”,  diyor.  “Rabbini  niye
            unuttun”,  diyor.  Yoksa  ders  yapanlar  ‘Şeyh,  Şeyh’  diye  mi  yapıyor  veya
            namaz kılarken ‘Şeyh, Şeyh’ diye mi kılıyoruz? Namazın şartları vardır, onları
            yerine  getiriyoruz.  Kıyamda  kıraat  okuyoruz.  Rükûda  “Subhânerabbiye’l
            azîm” diyoruz. ‘Şeyh, Şeyh’ mi diyoruz?
               Yalnız  râbıta  bir  gönül  bekçisidir.  Gönlümüzü  muhafaza  ediyor.  Yani
            râbıtalı  olursak,  Allah’ı  unutmayız.  Allah’ı  unutmak  ise  Allah’ın  sadece
            lafzında kalmamaktır.
               Mânâ  nedir?  Kur’ân-ı  Kerîm’de  Fatiha’yı  okuduğumuz  zaman,  zammı
            sure okuduğumuz zaman lafzını okuyoruz. Mânâ deyince Allah yok. Ama onu
            okurken Allah da kalbimizde ise mânâ odur. Mânâ nedir? Görünmeyen, mânâ
            var ama görünmüyor. Var olup da görünmeyen Allah’ın lafzı gelmiş bize,
            kelâmları gelmiş, Kur’ân gelmiş. Onları okumakla kalbimizde başka bir şeyler
            varsa o zaman bizde mânâ yok. O zaman huzur yoktur bizde.
               Cenâb-ı Hak ne buyuruyor: “Siz kalbinizde ne beslerseniz sizin mabudunuz
            odur.”
               Öyle ise kalbimizde olanları atmak için bu kalbe bekçi lazım. Senin bir
            bahçen var, çok güzel bir bahçen. Yetiştirmişsin her türlü meyvesi, sebzesi
            var. Fakat oraya bir bekçi lazım. Bekçi koymazsan ne olur? Oraya muhalifler
            gelir.
               Âdem babamızı aslında cennetten şeytan indirtmedi. Havvâ anamız ona
            tesir etti. Bir buğday tanesi yemekle Cenâb-ı Hak onu cennetten yeryüzüne
            indirdi. Âdem babamız cennetten inince 200 sene ağladı, gezdi. Ama bunu
            ağlatan ne idi? Sadece o buğday tanesi değildi. Cennet çok ulvi bir makam.
            Çok kıymetli bir yer. Temiz, ferah, lüks bir yer. Nasıl dünyaya indi ise o ha-
            yattan ayrıldı. Cennette Rabbi’yle konuşuyordu. Cennette Rabbi’nin cemâlini
            görüyordu. Cenâb-ı Hak Hazreti Havvâ’ya da sıfat nurundan bir nur vermişti.
            Ondan dolayı onu o kadar seviyordu ki çok güzel görüyordu. Rabbi’ni en
            güzel isimleriyle zikrediyordu.
               Bu beş şey onu çok ağlatıyordu. Ulvî âlemden geldiği için ağlıyordu. Cen-
            net  ulvî  bir  makamdır.  Kendisi  Cenâb-ı  Hakk’ı  görüyordu,  tanışıyorlardı.
            Orada dert yok, gam yok, tükendi bitti yok. Aldım, verdim, hasta oldum; böyle
            şey yok. Bir gaye yok. Oradan bu dünya alemine gelince, bu meşakkatli aleme
            gelince üzüldü. Ama yine o alemi kazandı. O ulvî âleme ulaştı. Biz de ulvî
            âlemden geldik. Onun için kelâm-ı kibârda geçer ki:
               Gökte uçar iken indirdin beni
               Gökte ne uçuyordu ceset mi uçuyordu? Annemizin, babamızın vasıtası ile
            bu  ceset  meydana  geldi.  Ama  bu  cesetten  mi  ibaret?  Bizde  bir  ruh  var.
            Kıymetli olan ruh. Ceset çürüyüp yok olacak.
               Vâdi-i virâna kondurdun beni
               Vahşi hayvanlara döndürdün beni
   161   162   163   164   165   166   167   168   169   170   171