Page 181 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 181

Tasavvuf Sohbetleri -2                                           181

               Bizim için Cenâb-ı Hak çok nimetler vermiş. Bilhassa bize sağlık vermiş,
            vücut varlığı vermiş. Gözümüz, dilimiz, kulağımız, ayağımız bunlar bizim
            için nimet. Bunlardan daha önemlisi de Müslüman olmamız. Bir insan çok
            sağlıklı olduğu hâlde Müslüman değilse onun sıhhati, sağlığı dünyadadır. O
            sıhhat  âhirette  onu  kurtarmaz.  Bizim  için  sıhhatimizden  daha  önemli  olan
            imanımız.  Sıhhatimizi  imanımıza  göre  değerlendirelim.  Biz  dünyaya  niçin
            geldik? Rabbimiz’i bilelim. Cenâb-ı Hakk’ın bizim için halk etmiş olduğu
            nimete mazhar olalım.
               Evet, Cenâb-ı Hak bizim için dünya nimetleri de halk etmiş. Ancak dünya
            nimetlerini,  âhiret  nimetlerini  kazandırmak  için  halk  etmiştir.  Eğer  âhiret
            nimetini  kazanamazsa  insan,  dünya  nimeti  onun  için  nimet  sayılmaz.  Bu
            dünyada insan yeme, içme, giyinme olarak nelerden faydalanıyorsa hepsinden
            mesuldür ve memurdur. Hepsinden mesut da olacak, mesrur da olacak. Bir
            insan Allah’ın vermiş olduğu bu nimetleri ancak imanı ve ameli ile değerlen-
            dirir. İnancı ve ameli olursa bütün bu nimetler ona şefaatçi olur, mesut olur.
            Eğer  inancı  ve  ameli  olmazsa  bütün  bu  nimetler  ondan  şikâyetçi  olur.  Bu
            mesuliyet  kendi  elimizdedir.  Kendi  kendimizi  mesut  da  ederiz,  mesul  de
            ederiz.
               Bu da ne ile olur? Allah’a itaat eden mesuttur. Allah’a isyan eden mesul-
            dür.  Bu  hem  dünyada  hem  âhirette  vardır.  Ama  bizim  için  önemli  olan
            âhiretteki mesuliyet ve mesruriyettir. Onu düşünmek lazım. Onu kazanmak
            lazım. Onu elde etmek lazım.
               Dünyaya bir defa geldik. Bir daha gelmeyeceğiz. Âhirette eyvah tüken-
            mez.  Bakınız  bizim  devamlı  virdimiz  olan  Nebe  (Amme)  Suresi’nin,  son
            sayfasını okuyoruz. Onun son âyetinde ne buyuruyor
               Cenâb-ı Hak: “Ve yegûlul kâfiru yâ leytenî küntü türâbâ”
               Burada kâfirler olarak geçiyor ama sadece kâfirler mi azap görecek? Ne
            diyorlar:  Yâ  Rabbî  sen  bizi  keşke  toprak  halk  etseydin  de  bu  azabı
            görmeseydik, diyorlar. Müslüman inancını yaşamamışsa onun da azabı vardır.
            O zaman inanç kâfi gelseydi hep inananlar cennete giderdi.
               Amelsiz inanç kurtarmıyor. Allah’a şükür bizi inananlardan halk etmişse
            amelimiz de olacak. Amelsiz inanç neye benziyor? Peygamber Efendimiz’in
            emridir bu. Mum ışığına benzer. En ufak bir rüzgâr esse, yağmur yağsa söner.
            Ameli olan iman ise bir camın içerisinde yanan lambaya benzer. Zaten öyle,
            amel ve iman birleşmezse kurtaramayız. İman demek inancımız. Amel demek,
            inancımızın  tatbik  edilmesi  demek.  Bu  da  İslâm’ın  şartları,  Âmentü’nün
            şartları.  Bu  şartları  sadece  söylemek  değil  bir  de  kalbine  indirmek  lazım.
            İslâm’ın beş şartı var. Bunu sadece bilmek değil işlemek lazımdır.
               Her gördüğün Hızır bil
               Her geceyi Kadir bil
               Fırsatı ganîmet bil
               Bütün insanları kendinden üstün görsen de bir insansın o da bir insan. Sen
            de bir beşersin. O da bir beşer. Sende de bir vücut var, onda da bir vücut var.
            Fakat sende bir nefis var. Onda da bir nefis var. Bütün insanlar nefis taşıyorlar.
            Bütün insanlar ruh taşıyorlar. Bunların bir de kalpleri var.
   176   177   178   179   180   181   182   183   184   185   186