Page 89 - Gülden Bülbüllere 2 - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 89

Tasavvuf Sohbetleri -2                                             89



                                    “Sâdıklarla olun.”



                                                                    (13 Eylül 1991)

               Dertsiz kimse yoktur. Her birinizin bir türlü derdi vardır, sıkıntısı vardır.
            Herkesten  şikâyetler  duyuyoruz,  işitiyoruz.  Şikâyetsiz  kimseyi  görebilmek
            çok az, çok ender. Allah Cenâb-ı Hak imanımızı, amelimizi muhafaza etsin.
            Dünyada Müslümanların dertleri olur. Ama şikâyetçi olmazsak daha hayırlı
            olur. Çünkü şikâyetçi olunca Allah’tan gelene râzı olmuyoruz. Râzı olacak,
            şikâyetçi olmayacak ki Allah’tan geldiğini bilsin.
               Mademki biz Allah’tan gelene mâni olamıyoruz, karşı duramıyoruz. Râzı
            olalım, sabredelim ki ecrini, mükâfatını bulalım. Bu zamanda insanlarda zillet
            çok, o da yine kendi eksikliğimiz. Kendi noksanlığımız. Kulluğumuzu tam
            olarak yapamıyoruz da onun için Cenâb-ı Hak çile veya belâ veriyor.
               Bizi bu dünya âleminde Allah Müslüman halk etmiş. Neyse çilemiz de
            olursa olsun. Belâmız da olursa olsun. Allah imandan ayırmasın. Allah ona da
            hazım versin. Müslümanların dünyadaki çekmiş olduğu mihnetler ya belâsıdır
            ya  çilesidir.  Eğer  kulluğunu  yapamıyorsa  cezasıdır.  Kulluğunu  yapıyorsa
            çilesidir. Ceza demek âhiretteki çekeceği cezayı burada çekiyor demek.
               Çile âhirette makamını yükseltir. Onun için Cenâb-ı Hak peygamberlere
            de büyük büyük iptilalar vermiş, çileler vermiş. Onların kullukta eksiklikleri
            yokmuş, kulluklarını tamam yapmışlar. Fakat Cenâb-ı Hak onlara daha büyük
            belâlar,  çileler  vermiş.  Amennâ  ve  saddaknâ.  Öyle  ki  onların  âhirette
            makamları yüksek olacak. Dereceleri yüksek olacak.
               Biz avam kısmıyız. Zaman icabı fitne zamanındayız. Kurtaramıyoruz, kar-
            şımıza çıkıyor. Sağımızda karşımıza çıkıyor. Solumuzda, arkamızda nereye
            dönsek karşımızda. Kulluğumuzu yapamıyoruz, Allah bize ceza veriyor. O da
            Allah’tan geliyor. O da bir nimettir. Sâlih Baba Divanı’nda:
               Kalmadı gönlümün sabrı ârâmı
               Mürüvvet bâbında eyle keremi
               Burda temiz eyle her bir dâvâmı
               Bırakma mahşer-i kübrâya bizi
               Râbıtasına söylüyor, meşâyihine söylüyor. Çünkü râbıta sahibinin alması,
            vermesi râbıtasındandır. Ne demektir? Ne geliyorsa râbıtasından bilir. Neyi
            varsa râbıtasına teslim eder. İlmi mi var? Ameli mi var? Daha güzel mârifeti
            mi var, mahareti mi var? Hepsini râbıtasına teslim etmesi lazım. Râbıtasına
            teslim etmezse bir kelâm var:
               Sarraflığı öğrenmeyen bu gevheri boncuk sanır
               Varır verir yok nesneye bilmez kaça sattığını
               Evet,  Allah  emek  zâyi  etmez.  Çalışanın  emeğinin  karşılığını  verecek
            Cenâb-ı Hak. Ama dünyada da verecek, âhirette de verecek. Dünyada verince
   84   85   86   87   88   89   90   91   92   93   94